SAKIN VAZGEÇME  

     

     
    o orada dursun

    gecenin belirlediği şey

    başlangıcın bilgisi

    sakın vazgeçme

    ateşin omzuna yaslan

    suya tutun

    eğer yorulursan.

     
    bilmediğin bir yola çıkarsan eğer

    sakın vazgeçme

    göğü, kırları, denizi yanına almaktan

    ihanetle karşılaşırsan kuytu bir yerde

    ondan ayırma gözlerini

    bir savaş gemisini izleyen iki yunus gibi.

     
    eğer bir şeyler söylemen gerekirse

    sakın vazgeçme

    yabanıl şiirler okumaktan

    gerçek aramızda dolaşıyor nasılsa

    kesecek boyun arayan sabırsız bir kılıç gibi.
     
     
     

    ZAN

     

    bir tay soğuk suya tutuyor alnını

    yağmurlu bir avluya giriyor ışık

    beni aydınlıktan ayıran şey bu olmalı

    bu görüntü

    bu zan.

     

    bakışlarından boşalan aynada

    açılan oyuk

    hayvanların yaladığı kaya tuzu

    bana kalan.

     

     

     

     

     

     

    KRİSTAL

     

    ışığından yaptın beni

    yaz çalılıklarındaki

    güneş gibi.

     

    senin çığlığını atıyorum.

     

    havalanan kuşlara şaşarım

    nasıl karıştırmazlar kanatlarını

    gecenin ceketini tutuştururken

    bir kav, soyunup giden.

     

    senin şimşeğini öpüyorum.

     

    bir gök seni kendine çağırıyor

    hangi tanrının bizim için tasarladığı

    aşkın yoğunluğuyla aynı kışta

    karın çekip gitmesine rağmen.

     

    senin karanlığına giriyorum.

     

     

     

    CEZA

     

    göğü unut

    tek başına ölmüş bir karanlık ol

    banliyö trenlerinin camından bakan yenilgi gibi

    bak, denizi nasıl yağmalıyor martılar

    uzaklaşıp git, kendinde eri, çözül

    değil mi ki orda yoktun.

     

    gemi enkazlarının dibindeki katranla hesaplaş

    limandaki halatların arasına sıkışmış yengeç gibi

    çaresizliği incele, bir sonuca var yalnızlığından

    hani ilk rüzgarla düşen yapraklar vardır

    onlara oy ver, yaşamıyor olmayı seç

    değil mi ki söylemedin.

                                             

     

    çalışkanlığın haritasını çizen karıncaları gözet

    ağaçlara koş, köklere yalvar

    kiminse kumdaki ayak izleri, onu bul, tartış

    takip edilen bir pars gibi

    geceyle arandaki boşluğu ölç

    değil mi ki göremedin.

     

     

     

    ANAFOR

     

    yazla yıkanmış bir çan çalsa

    dağılsa son servilerdeki sis

    bu taşın ve ekmeğin zamanı, desem

    henüz erken, dersiniz

    kan sussun, kapı açılsın

    o zaman söyle

    dersiniz.

     

    oysa ağlamaz ki dövülen bakır

    koşan bir at dönüp bakmaz arkasına

    içinde yüksek sesle konuşan adamlarla

    düşkırıklığı taşıyabilir bir balıkçı teknesi

    bir demirin kıyısında

    boşuna beklersiniz.

     

     

     

                        

     

     

                                ANLADIM

     

                          tarlaların sınır taşlarını kaldırdım

    yaza hazırlanan böceklere baktım.

     

    nehrin sürüklediği kuma sordum:

    kin nedir, nasıl geri dönülür kıyıdan?

     

    gök haritalarını inceledim, yıldız motiflerini

    savaşla barış arasındaki uzaklığa çalıştım.

     

    ölüm yoksa bu dünyada, hayat da yoktu

    eğilmek gerekirdi rüzgarın önünde, bunu bildim.

     

    dere yataklarını izledim, gül tarhlarını

    karıncanın yitirdiği yolu buldum.

     

    unuttum kimdim, semt pazarında dolaşırken

    anladım, su satan çocuklardan biriydim.

     

    BELİRSİZLİKLER 
     
    IV.

     

    biz size matematiği verdik. hesaplayın ve bilin diye. yakamozları oluşturan ışığın kaygısını, ayın geceyle buluşmasındaki gizi, gecenin tırmandığı kayalıkların sessizliğini...ama yanlış hesapladınız. her halk gibi yanlışınızı kutsadınız. çizmelerinizden tüten buhardan anlaşılıyordu az önce aşağıdan geldiğiniz. gerçi elleriniz derinlikten yapılmıştı. zaman zaman boşlukta kaybolup gitmeleri bundandı. pişmanlık içinde dönüp gelmeleri de. çarşıdaki dükkanların tentelerinden sızan yağmura benziyordu alınlarınızdaki ter. ayrılık kokuyordunuz. umulmadık bir zaman. bahçedeki taşların yuvası. salyangozun yolu. kök.

     

    deyin ki: beklenen bir yolcunun gecikmesiyle kaygıya dönüşmüş mutluluk mu yüzümüzdeki? sıcak bir ekmek taşıyan el gibi acıya katlanmaktan hoşnut bir ses mi kulaklarımızdaki? sokaklarımızı diklemesine kesen akşam ışıkları içinde geçip giden yağmur mu? yoksa sorulmuş bir sorunun yanlış karşılığı mı bu kimsenin ilgilenmediği adamların söyledikleri? kuş ve çiçek resimleri çizmek için gerilmiş kumaş gibi, nereye kadar açacağız avuçlarımızı?

               

                biz size matematiği verdik.

                hesaplayın  ve     bilin.

     

                             V.

     

    yola çıkarken kapattığın kapının kederini unutma. evden uzaklaşırken, arkandan bakakalan pencerelerin sessizliğini de. tekrar düşün, her şeyi aldın mı yanına? vazodaki kurumuş nergislerin geçmişini, sokağa uzanmış balkonun merakını, buğday vermeyi unuttuğun iki kumrunun hüznünü, halının ucuna düşen güneşte ters dönmüş terliğin çabasını, aynanın önünde açık bırakılmış tırnak makasının çaresizliğini, sabah kahvaltısında hiç dokunulmamış ayva reçeli tabağının düşkırıklığını,yves bonnefoy’nun şiirlerindeki karanlığı.

     

    doğru, insan yola çıkarken mutlaka bir şeyleri unutur. örneğin “hoşçakal” sözcüğünün önüne eklemeyi tasarladığı sözcüğü, yolda yemek için sepetten aldığı elmayı, akşamdan bu yana mırıldandığı şarkıyı...

     

     

                            yola çıkarken ayrıldığın kentin adını unut. anısını

              

                asla!

     

     

     

                              X.

     

    reddediyorum kanı. bir nehirle suçlanmayı. bu bağışlanma, aynanın tasarladığı yanlışlık olmalı. seni şimşeğin içinden çekip aldığımda, geceden artakalan ne vardı ki elimde? bir yaz günü, bir okaliptüs ağacının altında, bir kanepede can çekişen gölgeden başka! sen su verdin o demire.ayaklandırdın.gecenin örtüsünü kaldırdın ve   “bakın!” dedin, “ o şey yok, o beklediğiniz delta, ölünün masum yüzündeki adlandırılmamış yol, bakırın soluğu, boşuna beklemeyin, yok!” dedin.

    reddediyorum köklerin sessizliğini. hayır, o ben değilim! onların ruhlarının işlediği cinayetin kalıntıları. halatlar, sargı bezleri, enjektörler arasından görülen bir sokak kesiti. kim geçiyor olabilir ağaçların ordan? besledikleri kötülük. mutluluk korkusu. uçurumlar için tuttukları raporlar.

    gökyüzüyle tehdit edildiğimde, ilk sen çıktın bir adım öne. beni kayırdın güze karşı. anlamıştım, onun sen olduğunu. katledilmiş yıldızların arasından çıkıp gelenin. ateşten yapılmış bir taçla, ıssız ve soğuk ülkemin tahtına oturanın.

     

     
    KİM?

    sabahın otlarına basan, rüzgâr değilse, kim?

    tutkunun ateşiyle kıvranan ve erkenden uyanan

    sessizliğin henüz olmamış meyvesine dokunan?

    yabancı bir rüyadan, uzak bir dağdan

    ya da yalnızlıktan

    oluşmuş yabanıl zamanın içinde

    kim, karanlık taşta pişirilmiş ekmeğin

    sıcaklığıyla avunan?

     

    acının bilgisiyle bilmek isterim, ışığı kışkırtanı

    gecenin yolunu keseni ve duasıyla yatıştıranı

    dalından kurtulmak için çırpınan yaprağı.
    düşünceli ağaçlarıyla şu ormanı tanıyorum, o değil

    vazgeçişin şarkısıyla bu kaçıncı karşılaşmamız, ıssız yazda?

    ayrılan da değil, çelikten bir çabayla açtığı yatağından

    göğün nedenini soran ya da bir kuramı uygulayan

    çölün kaygısıyla biçimlenmiş yazıyı okuyan, hiç değil

    solgun bir lambanın aydınlığında, bir savaş barakasında.

     

    sabahın üşüyen tohumunu ısıtan, güneş değilse, kim?

    sözün kapatılmış ocağını zorlayan, yıkık bir omuzla

    ödünç alınmış ve kırılmış kemiğin bedelini ödeyen

    silinmiş gölgeden, biçilmiş yoncadan ya da kuşkudan

    oluşmuş belirsiz gövdenin sınırlarında

    kim, hüzünlü bir mutlulukla kımıldayan?

     
    ölümün mutlaklığıyla durdurmak isterim yolu karartanı

    kuşun uykusunu böleni ve zulmüyle susturanı

    bize unutulmuş sesi hatırlatan kanı.

     

    BU VAKİTLERDE

     

    bu vakitlerde bir devedikeniyle konuşur güz

    gidiyormuş gibi yapar gökyüzü, yanıltır

    acının ekmeği için ayrılmış unu.

     

    bir ovayı doğurur sürüdeki atlardan biri

    tohumunu geri ister toprak, direnir

    batıya gitmekten vazgeçer kentin uzayan gölgesi.

     

    ıslanmış ve şişmiş bir kitap gibi

    yükselir kanyonun iki yamacı

    bu vakitlerde düşer tuzağa gecenin tilkisi.

     

    denizi bekler kıyıda birkaç martı

    liman işçileri, halatlar, gemi iskeleti

    bu vakitlerde gelecek ve tuzu öğretecek denizi.

     

     

     

     

    Açılmış Kanat

     

    en eski yüzlerimizle duruyoruz ayakta
                   alacakaranlığın kapısında
    kollarımızda yıkılmış tapınakların büstleri
    yalın ve anlaşılır şeyler konuşuyoruz
                   gelecek günler hakkında
    diyoruz ki, artık kararmayacak sözün gümüşü
    bir bulutun gölgesi olsun düşmeyecek alnımıza
    ölüler de yiyecekler güz yemişlerini
    gece toplayacak uykunun dağılmış harmanını
    bir kez daha dinleyeceğiz toprağın öyküsünü
    rüzgârın iteklediği bir dal nasıl direnirse
    nasıl büyülerse kartalın açılmış kanatlarındaki görkem
    sorularımızla şaşırtacağız suyu ve ateşi:
    söyleyebilir mi bize şafakta gidilen yolun şarkısını
    vurulmuş bir askerin miğferinde biriken yağmur
    kanın ormanında süren yangın?

     

     

     

     

    GECE TANIKLIĞI I

     

    sesizce iniyor mermer merdivenler
    dolunay var minarenin arkasında
    tıka basa bulut dolu ağaçlar
    ne anlama geldiğini kimse bilmiyor bunun
    yol üstünde unutulmuş yolculukların,
    ayak seslerini biriktiren çocukların,
    gecenin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor.
    zamana ekliyor kendini
    herkes, ağlıyor.

     

     

     

      GECE TANIKLIĞI II

     

    her taş yürümek istiyor, baksana
    anımsamak istiyor kül, ateşin başlangıcını
    yeşermek istiyor kan, gecenin kollarında
    gülmek istiyor ölüler, baksana.

    eşilmiş toprak, bulunmuş tohum, küf
    kim anlatabilir ki hüznün mesafesini
    dağ öyle durmuşsa, bir bildiği olmalı
    bir bildiği olmalı, deniz çıldırmışsa
    şu yalnızlık, şu aşk, şu ölüm
    geceyi deliyor kuşun soluğu, baksana.

     

     

    GÜZDE

     

    sarayburnu aile çaybahçesinde bir güz öğlesi
    sen ben ve adını bile bilmediğimiz bir istanbul
    oturmuş konuşuyoruz her şeyden
    senin ellerin masanın üstünde
         uzun bir koşuya hazırlanıyor
    ben geçip giden gemileri kovalamaktan
         soluk soluğa kalmışım
    istanbul uykusuz gözlerini oğuşturuyor
    bir martı beyazlığını düşürüyor masamıza
    bir polis kimliğimizi soruyor
    zaman geriliyor geriliyor geriliyor
    wilhelm tell’in eli titriyor ve kalbime saplanıyor ok
    hemen ölüyorum orda ama duyuyorum sizi
    cesedimin soğumaması için
    istanbul güneşini açıyor üstüme
    ölümüm dünyanın dengesini bozuyor
    başucundaki sarsıntıdan anlıyorsun bunu
    ağzındaki öpücüğün düşmesinden
    sarayburnu aile çaybahçesii'nde bir güz öğlesi
    sen ben ve adını bile bilmediğimiz bir istanbul
    oturmuş konuşuyoruz her şeyden.

    ömrüm,  diyorum
    - bir rüzgar düşüyor gömleğimin yakasına
    sararmış eskimiş bir rüzgar
    usulca uzanıp alıyorsun onu
    saatlerce oynayıp duruyorsun elinde
    avucundaki terden ıslanıyor yırtılıyor
    eriyip gidiyor sonunda
    yalnızca bir serinlik kalıyor
    ellerinden bana doğru yayılan -
    işte böyle başlıyoruz her şeye
    masallarına ihanet eden iki masal kahramanı gibi
    iki gerçek oluyoruz seninle
    yerküreyi masamızın üstüne koyuyoruz, debelenip duruyor
    gemiler rıhtımlara ayrılık boşaltıyor bugünlerde
    istanbul bir yerlerde yaprak döküyor.

    bu güz gününde herkese yepyeni bir tanrı düşerken
    bizim payımıza çok kullanılmış bir tanrı düşüyor
    şimdi bu tanrıyı alsak götürsek
    sisli bir kent ikindisine
    yedirsek içirsek elini yüzünü yıkasak
    ikametgah ilmuhaberi istesek mahalle muhtarından
    yalnızlığımızı yasallaştırsak
    sonra tanrımızı götürüp bağışlasak
    tanrı sevenler vakfına
    bütün geliri size aittir desek
    biz yalnızız, yaralıyız, henüz çocuğuz
    kendi sularımızda çırpınıyoruz
    bu tanrı bize fazla desek.

    hayatta herkesin mutlaka
         bir sarayburnu aile çaybahçesi varsa
    hayatta herkesin mutlaka bir istanbulu varsa
    hayatta herkesin mutlaka bir tanrısı varsa
    ve biz tanrısız kaldığımıza göre
    sen benimle mi gelirsin
    ben sen de mi kalırım
    bunu bırakalım şu geçip giden bulutlar düşünsün.

     

    ŞARKI SÖYLE

     

    bugün eve gitme yusuf şarkı söyle
    dersten çıkmışsın bak elin yüzün tebeşir
    yağmur yok dışarda hava çok güzel
    gelirken bir çiçek çarptı alnıma
    alnım bu yüzden ıslak
    al bu şiiri önce dizelerine ellerini sil
    dersten çıkmışsın bak elin yüzün tebeşir.

    yusuf beni dinlersen bize gidelim
    karım var evde seni görünce sevinir
    son günlerde bunalımlı bilirsin çocuk ev iş
    çocuğa bir çukulata karıma nergis alırız
    olmazsa bir şişe hititle ağzımızı kana bularız.

    sizinkilere haber verme istersen bir telefon aç
    nasıl olsa tahmin ederler bizimle olduğunu
    şöyle bir düşündüm de dünyayı ülkemizi kendim
    kuşku ve korkuyla nasıl yaşarız böyle?

    bugün eve gitme yusuf şarkı söyle.


    Bir Gün Ölürüm Ben  

     

    bir gün ölürüm ben
    milad benim adımla başlar
    alnımda at koşturur kanlı çocuklar
    bilemem, nereye yağar
    sokak ortasında bıraktığım yağmur
    hangi hayatı savurur içimde büyüttüğüm fırtına
    yüzümden bir kuş sürüsü havalanır
    birden bir şarkıyı susar
             kitaplarımda altını çizdiğim yerler.

     

    bir gün ölürüm ben
    belki bir gece treninin camına düşer başım
    dışarda bir telgraf teli çizip gider karanlığı
    içerde yolcular uyuduğumu sanır
    yalnızca bir kız düşürdüğüm gülücükten anlar öldüğümü
    yakama bir gözyaşı iliştirir.

     

    bir gün ölürüm ben
    belki yığılıp kalırım bir dostun kollarında
    güz vurgunu bir çınar gibi dökülüp kalırım
    her yaprağım kendi rüzgârından sorumlu tutulur
    ta ki uzak bir kışlada toplanma borusu çalınır
    tüfeğini yitirmiş bir asker suçluluğuyla giderim
    derin, sessiz, ışıklı bir göl gibi
    kendi kıyametimi beklerim.

     

    bir gün ölürüm ben
    belki bir ölüm tezgâhında terler içinde
    o anda kar fırtınasına tutulmuştur dağ başında bir çiçek
    hiç acı duymam, çiçeğin acısını duyduğum için
    ama ölmekten korka korka ölürüm
    yaşamayı sevdiğim için.

     

     

      Gülün İlkesi

     

                        dağa çizilmiş resimdir

    bir çocuğun babası olmak

    yakından bakınca anlaşılmaz

    uzaktan belli eder kendini.

     

    taşrada yalnız yaşamaktır

    bir çocuğun babası olmak

    atlarla çarşıya girince köylüler

    upuzun bir turna katarı

    sonbaharın altını çizer.

     

    radyoda uygun bir istasyon aramak

    aynanın önünde yılların tortusunu taramak

    hep aynı dalda açmaktan yorulmak

    başka nedir, bir çocuğun babası olmak?

     

    gülün ilkesidir vaktinde solmak.

     

     

     

    Hesaplaşma

     

    bir akrep bırakıyorsun gecenin yatağına

    boşluğun basamaklarında oyuklar açıyorsun

    yaşadıklarımız adına ne varsa yakıyorsun cehenneminde

    biz değil miydik çıplak ayaklarla basan

          yoksulluğun sıcak küllerine

    pazarda, meyvelerin içinde bir uçurum arayan

    kuşların alnında patlayan ikindi rüzgarında

                  ellerini kaybeden, sonra bulan

    şafağa kır çiçekleri taşıyan, onca çaresizlik varken

    biz değil miydik geçmişini geri isteyen

                   bozulmuş hesaptan

                   dağılmış yükseklikten

                   gerilmiş ağdan

    anlatsın bize hiçliğin terazisinde tartılmış kumaşı

    zamansız verilmiş karar, biçilimiş ufuk

    ay ışığında soluklanan tırpan.

     

    bir düşün, ağaçlardaki gün batımının ağırlığını

    uzun gölgeleriyle akşama sokulan atları

    balıkçının sepetindeki yılanbalıklarını

    hemen görünüveren sabırsız birkaç yıldızı

                bisikletiyle patikada ilerleyen genç kızın

                saçlarına iliştirdiği papatyalar gibi

    bir düşün, biz değil miydik şimşeğin acısını duyan?

     

    kim unutabilir taşın yırtılan sesini

    ölüme verilen sözden kim dönebilir

    derler ki, insan ayrılınca bir ağaç sökülürmüş içinden

    bak, bir orman sökülüyor ihanete uğrayınca

    düşün, biz değil miydik kışı ve ateşi onaran?