Salih Bolat’la   "İlk Kar", Şiir ve Başka Şeyler Üstüne

    Ahmet ÖNEL

     

    -Sevgili Bolat, senin şiir serüveninin yakın bir takipçisi olarak tanımlayabilirim kendimi.   En azından   son otuz yıllık şiir dünyana, yakın ve açık bir pencereden baş uzattım diyebilirim. Kimi şiirlerinin ilk tanığı, ötesinde dinleyicisiyim, hatırlayacaksın. Islak Ankara akşamlarında, kitapçıların ya da mağazaların puslu vitrin ışıklarında cebinden çıkardığın kimi ilk şiirlerini bana okuduğun çok olmuştur. O günden bu yana değişmeyen   (olumsuz anlamda değil)    o şiir sesini toplu şiirlerine bakınca bir kez daha fark ettim. Bolat’ın şiir sesi, şu yıllar yılı şiir üstüne konuşmalarımız ya da yazışmalarımızda temel omurgaya oturan “yerel/evrensel” meselesine çok iyi bir yanıt niteliğinde sanki. Bu yargıyı pekiştiren duygu da, öncelikle ilk şiirlerinde gezinen o   “Kilikya/ Ankara” hattının kararsız ama dengeli salınımı. Bu tespitime katılır mısın?

    -Kesinlikle katılırım. İnanır mısın, ben de dokuz kitaplık ve kırk yıllık şiir toplamının bir arada topluca yayımlanmasıyla birçok şeyi fark ettim. Bunlardan biri de, senin vurguladığın konu. Yani “yerel-evrensel” konusu. Duyarlılık kaynaklarımın, şiire taşıdığım insani maceranın bana özgü bir coğrafyadan ve toplumsal kesitten, giderek çok daha herkese ait olana doğru evrildiğini gördüm. Şöyle de söyleyebilirim; başlangıçta genel ve soyut olandan, tikel ve somut olana doğru bir gelişme...Kendime karşı daha acımasız ve cesur olmam gerekirse, “şiir olan” a doğru bir gelişme görüyorum. Bana göre, senin “yerel” diye belirttiğin, “şiirin çevresinde dolaşma” dır. Demek, dokuz kitaplık toplamda, şiirin yakınlarında olan’dan, şiirin derinliklerine doğru olan’a evrilmişim. Şu da var: Yalnızca kendimin değil, başka birçok sanatçının da başlangıçta kendi içsel ve dışsal serüvenini anlattığı yaygın bir gerçek. Bu kendini anlatmayı, başlangıçta “lirizm” olarak kabul ettim. Oysa lirizmin, şairin birinci tekil anlatı açısıyla seslenmesi demek olmadığını çok sonra anladım. Örneğin, Adorno’nun bunu anlamamda çok katkısı oldu. Adorno, bir şiirin tözünün ya da gövdesinin, sadece bireysel itilerin ya da deneyimlerin dile gelişi olmadığını, liriğin tözündeki evrenselliğin toplumsal bir doğasının olduğunu öne sürüyordu. Şiirde kendimi anlattığım zaman, aynı zamanda nasıl başkalarını da anlatabilirim, uzun yıllar temel sorunum bu oldu. Şiirin “yeniden üretilebilir bir dil” olduğunu anladığım zaman, bunu gerçekleştirmenin yollarının neler olduğunu anlamaya yönelik poetik çalışmalar yaptım. Bu çalışmaların bazılarının poetik-kültürel yazılardan oluşan kitaplar olarak çıktığını sen de biliyorsun.

    -Senin şiirlerinin bende bir de imgesel karşılığı vardır. Bir adım ileriye gidip   görsel karşılığı diyeyim   istersen. İsim de vereceğim bu noktada. Çok sevdiğim ressam dostum Habip Aydoğdu’nun resimlerinin şiirsel karşılığını görürüm senin dizelerinde; ya da bunun  tam tersi diyelim.   Ağaç gövdelerinin üstünde gezinen yılanın   bir anda görünüp kaybolan hareketinden, bir martı çığlığının o kısa zaman diliminde gökyüzüne imzasını atıp kaybolmasına kadar. Doğanın her an değişen o yaşamsal eylemliliği ve sürekliliği senin şiirlerinde dipten dibe ısrarla yer almış ve ana gövdeyi sağlamlaştırmıştır kanımca.    İnsan- doğa ikilemindeki bu akıl almaz yer değiştirmenin hızı da şiirin gücüne dahil bu yüzden!

    “belki yanılsamadır kederli bir bahçıvan olmak /ve yaşamak yaseminlerin bir çağrışımıdır belki /bu yüzden, herkesin karşı çıktığı bir günde ölebilir /bahçıvanları budayan kederli bir yasemin.”

     Bu dizelerin,  söylemeye çalıştığım   fikrin   bire bir karşılığı belki de. Eklemek istediğin bir şey olabilir mi?

    -Benim şiirlerimde doğayı pastoral bir boyut olarak ele almak yanıltıcı olur. Doğa benim için nicelik değil, niteliktir. İmgesel dil yaratmanın vazgeçilmez bileşenidir. Çünkü imge, benim için şiirin temelidir. İmge sayesinde, duyular alanının dışında kalan gerçekliği, duyular alanının içine çekebiliriz. Böylece anlatılamaz olanı, anlatılabilir olan durumuna getirebiliriz. İmge, anlamın görsel tasarımıdır. Bu yüzden bir şey anlatmak, benim için görsel tasarımlar yaratmak demektir. Bu nedenle benim imge yaratma sürecimde, doğanın büyük katkısı vardır. Şiir için doğa, nesneler, insan dışı şeyler büyük olanaktır. Bir duygu durumu, bir duyarlılık boyutu oluşturabilmenin tek yolu insan değildir. Doğa ve nesneler de bunu yapabilmek için size sonsuz olanak sağlar. Fakat doğa ve nesnelerle poetik bir ilişki kurabilmek kolay değildir. İnsan gibi, size asla hazır duyarlılıklar, gerilimler, metaforik bağlamlar sunmazlar. Metaforik diyorum, çünkü imge yaratmanın temel yolu metafor yaratmaktan geçiyor. Metafor, bildiğimiz gibi bir benzetme ilişkisidir. Benzeyenle benzetilenin birbirlerinin yerine geçtiği bir ilişki. Sözünü ettiğiniz şiirde de böyle bir durum var: “bahçıvanları budayan kederli bir yasemin” Burada metaforla yapılmış bir imge söz konusu.

    -Sevgili Bolat; şiirsel yolculuğunda insana, hallere, topluma, ötesinde sanata ve sanatçıya bakışında temiz ve içten bir duruş sergilediğini söylemek mümkün. Bunun şiirsel   karşılığında, yani imgesel yapılanmada zaman içinde   bir değişiklik yaşadığını söylemek olanaklı mı dersin?

    - Burada Kavafis’in “içtenlik” konusunda söyledikleri aklıma geliyor: Kavafis, on yıl arayla “ölüm” izleğine dayanan üç şiir yazdığını ve her şiiri yazdığında son derece içtenlikli bir şiir yazdığını düşündüğünü, fakat on yıl geçtikten sonra okuduğunda, hiç de içtenlikli olmadığını gördüğünü söyler. Demek, “içtenlik” konusu zamanla anlam değiştiren bir şey. Burada Kavafis’in iki yüzlü, içtenliksiz falan olduğunu söyleyemeyiz. Olsa olsa bir durumu “içtenlik” olarak kabul etmemizi sağlayan ölçütler değişmiştir. Şu da var, hiç kimse bizi sanat yapmamız için zorlamıyor. Şiir yazmak oldukça gönüllülüğe ve bireyselliğe dayanan bir iş. Nazım’ın dediği gibi zor bir zanaat, aynı zamanda. Benim özelimde, şiirimi oluşturan imgesel evrenin yalın olandan karmaşık olana doğru geliştiğini gözlemlediğimi söyleyebilirim. Aynı zamanda, her karmaşanın altında bir yalınlığın yattığı da gözlemlediğim bir gerçektir. Şiirin “ne” olduğu beni hep ilgilendirdi. İlk Kar’ı okuduğunda, tiyatronun biçiminden mitolojiye ve destan söylemine, oradan haiku’ya yaklaşan ses tonundan kutsal kitaba çeşitli deneysel çabalar görebilirsin.

    -Dokuz kitap ve bir toplu kitap. Kanımca şiir yolculuğunun daha uzunca   bir   sonrası olmalı. Böylesi bir toplam için erken değil mi? Belki de bir şairin okurlarıyla  yüz yüze hesaplaşması adına bir düello çağrısı bu! Bu sorumu, hani tuhaf kaçmazsa bir Bolat şiiri okuru olarak yanıtlayabilir misin?

    - Aslında ben de başlangıçta böyle toplu şiir kitabı yayımlamayı bir tür “jübile” olarak görüyordum. Ama süreç içerisinde, hem şairin hem okurun, bir şairin şiir yelpazesine tanıklık etmesi açısından iyi bir yol olduğunu düşündüm. Buna “düello” demeyelim de, “buluşma” diyelim istersen. Çünkü düelloda eşit elemanlar arasında “yenilgi” yle sonuçlan bir hesaplaşma söz konusu. Benim toplu şiirleri yayımlamamı, benim irademe dayanan tek taraflı bir “okura gitme” olarak kabul etmek gerekir.

    -Senin de çok sevdiğini bildiğim Rerné Char bir şiirinde    “ kumun yazgıyı alt ettiği yerde ölçülebilir bir derinlik kalır hep."   der, hatırlayacaksın. Doğadan topluma, toplumdan doğaya sonsuz bir devinimin   sözcüklerdeki   yansıması demeye getiren bir yan gizli bu söylemde. Senin şiirinin tortusu zaman içinde nasıl bir söylemin sözcülüğünü üstlenir acaba? Şairane bir dilektir  bu ama gereksiz olduğunu söylemek hiç şairane olmayacaktır kanımca. Ölçülebilir bir derinliğin karşılığı Bolat şiirinde “nasıl olsa iyi duracaktır?”

    -Evet, René Char’ı severim. Provence’lı şair. Akdeniz’den biraz içeride, hemen kuzeyinde Alpler’in sıralandığı bir coğrafyadır, Provence. Benim doğduğum Adana çevresine benzer. Hemen kuzeyde Toroslar sıralanır. Sarıasma kuşları, dere yatakları, zakkumlar, kır çiçekleri…Belki buradan başlayan akraba bir ses vardır. “Ölçülebilir derinlik”, “doğal derinlik”ten farklı olarak yaratılmış bir derinliktir. Doğal derinlik, içine girmeye çekinilen, korkulan, uzak durulan derinliktir. Yaratılmış, (poetik ya da imgesel) derinlik, içine girmek istediğimiz, belki de kaybolmak istediğimiz derinliktir. Yaratılmış derinlik, senin ifadenle (Char’ın da ifadesiyle), ölçülebilir derinlik, estetize edilmiş bir derinlik olarak saygı duyulan bir derinliktir. Oysa doğal derinlik, olsa olsa “tehlikeli” dir. Yaratılmış derinliğe duyulan saygı, gerçekte ateşe duyulan saygı gibi, öğretilmiş bir saygıdır. Gaston Bachelard’ın, bir mum alevinden parmağımızı çekmemizi sağlayan refleksin, bilgimiz içinde bilinçli bir yeri olmadığını, buna karşın bu refleksin toplumsal bir bağlantısı olduğunu öne sürdüğünü   hatırlıyorum.  Bu yaklaşımı, derinlik bağlamında da okuyabiliriz. Şair kişinin derinlik arayışlarını yansıtan imgeleminde bilinçli bir yeri vardır. Yaratılmış derinlik içerisinde kaybolma isteği,

    -Sevgili Bolat; şiirinde tutkunu olduğun sözcükler var: Aslında bu sözcükler şiir yoluyla hayatın tanımı/tarifi konusunda da anahtar işlevi görüyorlar kanımca. Benim dikkatimi çeken   şu ısrarlı imgelerden biri de  “gece”. Tüm şairler sever bu sözcüğü ve çağrışımlarını elbette ama, senin gece sözcüğündeki ısrarında bir  “onun hemen başında bekleme” edimi “aydınlığa doğru değişimi görme arzusu”  ve bütün bunların yanı sıra getirdiği bir bekleyiş azmi ve sabrı var sanki. 2004’te yayınlanan Açılmış Kanat kitabının bir yerinde sorduğun şu sorunun, yani “o gün bir yanıt bulamadık gecenin sorusuna” dizesinin karşılığını 2015’te yayınlanan “Atların Uykusu’nda  şöyle yanıtlıyorsun  sanki: “geceye yol gösteren çakıl taşı / hançerin oluğunda akan ay ışığı / bunu anlatıyor: yokluğu”    Bu soy imgelerin gelip dayandığı son adresin yokluk, ötesinde umutsuzluk olduğunu söylemiyorsun elbette. Ancak, kimi kavramların imgesel karşılığını, belki de okurun algısında    henüz  yerini   bulamamış  ve doldurulmaya hazır noktalar aracılığıyla yazılacak olan   yeni sözcükler  olarak algılıyorum. Bu umarsız oyun elbette şiire, özellikle Bolat şiirine yakışıyor kanımca.   Bu tespitime katılır mısın?

    -Kesinlikle katılırım ama şu şartla: Buradaki “yokluk” u, “olmayan” anlamında anlamalıyız. “Gece” biçimlenmemiş bir boyuttur. Her şeyin eşitlendiği, gündüz öne çıkan anlamların, vurgulanan simgelerin silindiği bir düzlemdir. Evet, “gecenin yanıtını” Açılmış Kanat’ta okuyoruz ama Atların Uykusu’nda da “gece yanlış biliyor her şeyi” diyoruz. Çünkü gece asla kesin değildir. Gündüzdür tutarlı olan. Gecenin kendisiyle çelişmesi, onun doğasında vardır. Diyebilirim ki, gündüz düzyazıysa, gece şiirdir. Gündüz bir cevapsa, gece sorudur. Bu bağlamda “yokluk” vurgusunu da gecenin bir gösterileni olarak anlamak gerekir. “Gece” ile “karanlık” da aynı şey değildir. Karanlık bana göre gecenin ideolojik bir kavranış biçimidir. Oysa ben şiirlerimde geceyi poetik bir süreç olarak ele alırım. Hatta bir organizma olarak…Karanlık kuşatıcıdır, gece içseldir. Karanlık, dümdüz, pürüzsüz bir yüzeydir. Oysa gece, yer yer parlak noktalardan oluşur ve yer yer keskin bir ışıkla yırtılır. Karanlıkta hiçbir şey göremezsiniz, oysa gecedeki parlak ışıklarda “öyle olmayan” ı görürüz. Geceyi “biz” anlamlandırırız. Karanlık nesneldir, gece öznel. Tıpkı şiirsel imge gibi. Gündüz bir haksızlıktır, çünkü eşit değildir. Oysa geceden herkes payını alır. İşte gecenin biçimlendirdiği bir dille ancak şiir söylenebilir. Şiir “olmayan” ı biçimlendirir. Yani “öyle olmayan” ı. Gündüz düzyazıdır, dedim ya, düzyazı “olan” ı biçimlendirir. Gece şiirdir ve “öyle olmayan” ı biçimlendirir

     

    -”Gidenin verdiğini alacak kimse olmadıkça”   şiir var olacak   elbette. Ancak, şiirinin hani şu “kertenkelenin uykusuyla” bezeli poetikasında kimi zaman geçip gittiğimiz bahçelerin boşluğu ile baş başa bırakıyorsun okurunu. Bu şiirlerin gizli bir çığlık ya da açık bir ağıt olmasından yanasın sanki. Evrilen, değişip dönüşen bir süreç 83’te yayınlanan “Yaşanan”dan bu yana   değişip dönüşerek bu güne ulaştırıyor   hepimizi. Toplumsal serüvenimizin izdüşümüne de tanıklık ediyoruz bu şiirlerde. Maraş’tan Madımak’ a el uzatıyoruz. Yeri kolay doldurulamayacak kıymetlerimizin yokluğuna içimiz eziliyor ve “bahçemiz” rahat soluk aldırmıyor! Şiirinde derin bir hüzün de egemen bu yüzden ve bu ısrarlı duruşun kalemini de, yakanı da rahat bırakmıyor. Şair sorumluluğundaki bu koca coğrafyanın sınırı yok mu gerçekten? Yalnızca aşkın, özlemin, vuslatın egemen olduğu bir bahçemiz olmayacak mı sence de?

    - Şiirin tanrısal bir dil olduğunu düşünürsek, şair sorumluluğundaki evreni sınırlandıramayız. Çünkü şiir dili “süreçsel” bağlamda zamansız bir dildir. Oysa düzyazı “geçmiş-şimdi-gelecek” süreçlerinde “ilerleyen” bir dildir. Şiir bütün bu süreçleri içinde taşıyan, başlangıcı ve sonu belli olmayan, “döngüsel” bir dildir. Bir şiir yapıtı, an’ı ve çağ’ı aynı anda içinde taşıyabilir. Dil gerçekliğin belirlediği bir yapı olduğuna göre, şiir de dil ile yapılan bir sanat olduğuna göre, şairin sorumluluk evreninde sınır aramak, sonuçsuz bir çabaya götürür. Maddi ve tinsel evrenin, bu evreni oluşturan gerçekliğin, şaire çok büyük bir “manevra” olanağı tanıdığı doğru. Ama bu olanak doğru kavranmazsa, kavramak için gereken poetik emek harcanmazsa, şiir yazmaya çalışan kişi büyük bir yıkıma uğrar. Uğradığı bu yıkım, ona büyük yanlışlar yaptırır. T.S.Eliot bir yerde şöyle der: “ Genç şair taklit eder, olgun şair çalar” Çünkü olgun şair, “ne” yin şiir   olduğunu bilir. Sorumluluk evreninin sınırsızlığını gören şair kişi, bu sınırsızlığı taşıyacak   dili nasıl yaratabilir? İşte, belki de benim dokuz kitaplık çabamı oluşturan “İlk Kar” bunu anlatıyor. Maraş’ın, Madımak’ın simgelediği, çağrıştırdığı insanlık dışı katliamların, bu bağlamda, şair sorumluluğundaki evrenin dışında kalması düşünülemez.  Şiirin ilgi alanı, bu katliamları dışlarsa, şair kişinin kullandığı hiçbir sözcüğün değeri yoktur.

    -Toplu şiirlerini yayınlayan bir orta yaş şairinin,  şiirine, kendine ve okuruna karşı bir hesap   verme   biçimi   olmalı.  Tedirginliğin, yeni bir sesin, söylemin, imgesel arayışın kapısını aralayan bir yan yok mudur bu yeni arayışta? Son sorum bu olsun bu yüzden! Yeni çalışmalarında sesinin ve imgenin farklı arayışlara yelken açtığına ilk elden tanıklığın var mı?

    - Toplu şiirler yayımlamak, yolun sonu değil, elbette. Dilin gücü, gerçekliğe bağlı olarak sonsuzdur. Şu başıboş rüzgâr, şu gökyüzünü çizip giden siyah kuş sürüsü, denizin orda öyle debelenip durması, şu taşların mutlak sessizliğindeki anlam, şu ağaç, şu kent, şu kalabalıklar şair kişiyi hep tedirgin eden dili üreteceklerdir. Bir şiir, bütün diğer şiirlerin bir sonucudur. Öyleyse, gerçekliğin içinden çıkacak yeni şiirlerin peşine düşmek, bu zanaatı yapmakla ancak ayakta kalabilen şair kişinin tutumu olmaya devam edecektir.

    _______________________________-

    İl Kar, Varlık Yayınevi, Şiir, 365 s.

     
     
     
    SALİH BOLAT İLE “İLK KAR” ÜZERİNE (*)

     

    Adil İZCİ

     

    -           Değerli Salih Bolat, toplu şiirleriniz “İlk Kar” üzerine, kitaptaki “kitapların” sırasını gözeterek biraz konuşalım istiyorum. Önce şunu sorayım: Şiirle ilk temasınız nasıl oldu? Bilincinizde doğanları dile getirme isteği, etkilenme, özenme?

     

    -           Şiirle ilk ilişkim, sanırım ortaokul Türkçe ders kitabındaki şiirlerle oldu. Bir de, bir arkadaşımın şiir defteri vardı. Yerli ve yabancı, dünya edebiyatının en bilinen şairlerinin şiirlerini topladığı kalın bir defter. O defter birkaç gün bende kaldı. Çok büyülenmiştim.

               

     

    -           O ilk yıllarda ve ilk kitaplarla birlikte önünüze bir hedef koymuş muydunuz? Sözgelimi bir gün böyle bir toplam hayaliniz var mıydı?

     

    -           Lise yıllarında yoğun olarak şiir yazmaya başladım ve bir defterde tutuyordum şiirlerimi. Kitap yayımlamaya karar verdiğimde yirmi yedi yaşındaydım. Yani, örneğin Rimbaud’nun şiiri çoktan bıraktığı ve Nazım Hikmet’in “835 satır” adlı kitabını yayımladığı yaştaydım. İki şiir defterimden birini attım, diğerinden de bir kısmını yayımladım. Bir gün bir toplu şiirler kitabı yayımlama düşüncem yoktu gerçekte.

               

     

    -           Bu otuz bir yıllık dönemde birtakım evrilmeler, kırılmalar, yenilenmeler oldu mu? Nasıl? Kendi şiirlerinize uzaktan biri gibi baktığınızda nasıl bir seyir görüyorsunuz?

     

    -           Bütün kitaplarımın topluca yayımlanması, evet, kendi şiir serüvenimi dışardan görme olanağı tanıdı, diyebilirim. Üç yüz altmış sekiz sayfalık “İlk Kar” a baktığımda, örneğin tiyatro, destan, kutsal kitap, tarih gibi söylem biçimlerini, bir şiir olanağı olarak denediğimi görüyorum. Şiirlerimin giderek daha imgesel ve anlamsal çokdeğerli bir yapıya doğru evrildiğini görüyorum.

               

     

    -           Benim -doğru belirledim mi bilmem- izlenimlerime göre, şiir, sizde hayatı, dünyayı, insanları, göz önündeki canlı ve cansız varlıkları bir tartma - kavrama aracı da. Yanı sıra zaman zaman da arama ve bulma ya da doğrudan doğruya bir irdeleme olanağı da üstleniyor. Bu bağlamda sık sık sorular da soruyorsunuz. Ne dersiniz?

     

    -           Bu saptamanıza katılıyorum. Gerçekten de şiir benim için gerçekliği anlama yoludur. Aslında gerçeklik zaten bir şiirsel düzen içindedir. Şiir yazabilmek için, bizim gündelik yaşamın bize dayattığı verili, akılla kuşatılmış, işlevsellikle belirlenmiş gerçeklik algısından uzaklaşmamız gerekir. Şiir, benim için, bizi kuşatan gündelik gerçekliğin buz dağında sözcük darbeleriyle soluk alacağımız gedikler açma yoludur. Şurda gördüğünüz ağaçların gökyüzüyle ilişkisi, birkaç kuşun ağaçlara girip çıkarkenki heyecanı, gölgede bekleyen kadının uzaklara bakması şiir değil de nedir?

               

     

    -           Lirizm… O olmadan olmuyor. Bunun siz de pek iyi ayrımındasınız. Ama o lirizm dizelerinizde kendiliğinden doğuyor gibi? Lirik bir yapınız olduğundan diyebilir miyiz?

     

    -           Öyle miyim, bilemiyorum. Ama bu lirizm meselesi çok önemli. Başlangıçta “ben” anlatıcının yoğun coşku içinde, duygusal değeri yüksek sözcüklerle yazmasını lirizm sanıyordum. Gerçi ben bu tür bir üslupla pek yazmadım. Ama şunun ayrımına vardığımda, hem lirizme, hem de şiire biraz daha yaklaştığımı hissettim: Lirizm, “ben” anlatı açısıyla şiir yazmakla birlikte, metnin okur tarafından yeniden üretilebilir olmasını gerektirir. Tikel ve somut bir dilsel yapı ile gerçekleşen lirizm, her “ben” anlatı açısıyla yazılmış şiirin lirik şiir olduğu anlamına gelmediğinin de göstergesidir. Bu nedenle benim şiirlerimde “biz” anlatı açısının egemen olmasına karşın, onların lirik olmadığı söylenemez.  

               

     

    -           Ana hatlarıyla bakarken bunu da sorayım. Özellikle Adana – Ankara – İstanbul… Buralarda ömür sürdünüz. Bu kentlerin nasıl / ne gibi etkileri oldu siz(d)e? Örneğin, sık sık epik / destansı / öyküleyici söylemlere rastlıyoruz ya, bana özellikle bu yönünüz, Güney’den, Adana’dan besleniyor gibi göründü? O toprakların bereketi gibi?

     

    -           “İnsan yaşadığı yere benzer” diyor ya Edip Cansever, demek ben de yaşadığım yerleri şu ya da bu biçimde şiirlerime taşımışım. Doğduğum yer olana Adana’da on sekiz yıl yaşadım. Yoksul ve güzel bir çocukluğum oldu. Bağların arasında, çiçekler içinde bir evde, kalabalık bir ailede büyüdüm. Annemin avlumuzda, yağ tenekelerinde, kırık dökük saksılarda ve çiçek yetiştirilebilecek ne bulduysa içinde yetiştirdiği birçok çiçeğin adını, onun koyduğu adlarla biliyordum: Puştoğlan, çirkinhanım, küçükorospu…Yıllar sonra bu çiçeklerin gerçek adlarını öğrendim: Kasımpatı, fulya, aslanağzı…Anneme niçin o adları koyduğunu sorduğumda, örneğin akşamları kapandığı için ya da dokununca solduğu için bu adları hak ettiklerini söylemişti. Bir de Adana’da çok fazla efsane anlatılırdı. Kabadayılık hikayeleri, cin-şeytan hikayeleri de çocukluğumda etkilendiğim şeylerdi. Sonra yirmi altı yıl Ankara’da yaşadım. Ankara daha modern, başkent, eğitimli…1980 darbesi öncesi yıllarda ve sonrasında yaşadığım kanlı faşist ortam, şiirimi daha farklı etkileyecekti. Şu anda, on iki yıldır yaşadığım İstanbul, Fransa ve Almanya seyahatları da, özellikle Kanıt ve Atların Uykusu kitaplarımdaki şiirlerde farklı biçimlerde yansıdı.

               

     

    -           “İlk Kar”… Yanı sıra bütün kitapta o kadar sık rast geldim ki “kar” sözcüğüne! Hem somut anlamıyla hem bir imge olarak? Evet, üstelik bir Adanalı olarak bu sözcüğe bunca ağırlık neden?

     

    -           “Kar” sözcüğünün şiirlerimde yoğun olarak yer almasının nedenlerini ben de pek bilmiyorum. Ama söylediğim gibi, altmış yıllık yaşamımın en dinamik yirmi altı yılı Ankara'da geçti. Burada korkunç karlar yaşadım. Karın bende travmatik etkisi de oldu. Örneğin, üniversite birinci sınıftayken, bir arkadaşımla, Ankara’nın en yüksek tepelerinde bir gecekondu kiralamıştık. Bir kış günü kapımız çalındı ve birkaç adam evin kuran kursu olacağını ve hemen boşaltmamız gerektiğini söylediler. Dışarda diz boyu kar vardı ve biz ev aramaya başladık. Her gün onlarca insanın öldürüldüğü günlerde, bir öğrencinin kiralık ev bulması imkansızdı. Dikmen Deresi’nde, vadide karlara bata çıka ucuz gecekondu evi aradığımızı unutamam. Şimdi o vadi Ankara’nın en pahalı semtlerinden biriymiş.

               

               

     

    -           Bütün bunların yanında sevdasız olmayacağını bilen bir delikanlı figürü… Yani ozanın ta kendisi… İlk kitaplarınızda ağırlık noktaları bunlar diyebilir miyiz?

     

    -           Sanırım bütün sanatlarda, sanatçı yolun başında daha çok kendini anlatır. Dışsal olana, nesnel olana ulaşmak, herkese ait olanın sanatını yapmak daha deneyimli olmayı, şiir dilini daha iyi tanımayı gerektirir.

               

     

    -           Sözgelimi Necatigil’in şiirsel olana özellikle evinde, odasında vardığını biliyoruz. Sizdeyse tam tersi söz konusu olmalı… Sokaklarda, caddelerde, alanlarda, kalabalıklarda… Hayatın nabzının bazen sessizce, bazen gümbür gümbür attığı insan kaynayan yerlerde… Bu yerlerdeki hayata katılarak ya da özellikle istekli bir gözlemci olarak? Ve elbette süreğen bir sevdalı hal… Sanki öbür yarınız?

     

    -           Evet, Behçet Necatigil için. “ev içi duyarlılıklarının şairi” denir ya, bu doğrudur. Daha küçük harf, hatta el yazısı ile düşünen bir şairdir. Bireyin toplumla yabancılaşması sonunda içine düştüğü trajediyi söyler. Aile, akrabalık ilişkileri, rollerin ve statülerin gerektirdiği maskeli ilişkiler, yapay mutluluklar, kuralların getirdiği yasaklarla sınırlanan yaşama sevinci, zoraki gülümsemeler…Yalnızlıklar ve düşkırıklıkları. Şöyle söyleyeyim: Necatigil şiiri “beşeri coğrafya” dan toplarken, ben buna “fiziki coğrafya” yı da eklemeye çalışıyorum. Dağları, ormanları, nehirleri, taşları, bitkileri, kuşlar yani…

               

     

    -           İmgeleri de buralarda üretiyorsunuz: Doğrudan doğruya somutluktan, gördüklerinizden! Doğru saptamalar mı sizce bunlar?

     

    -           Doğru, sıkıntı, özlem gibi insana özgü psikolojik ve soyut metaforlardan ve benzetmelerden çok dağ, orman, deniz gibi doğal metaforlarla ve benzetmelerle imge kuruyorum. “taşla çizilmiş birkaç at, rüzgâra ekliyor kendini” ya da “dağ öyle duruyorsa, bir bildiği olmalı” gibi.

               

     

               

               

     

    -           Süreğen bir mutluluk yok. Tekil bir mutluluk da bir yerden sonra tıkanıyor doğallıkla: İnsan, dünyamızın kötü hallerine nereye kadar sırtını dönebilir ki? Ama seyrediyoruz yine de… Yoksa…      

     

    -           Bir şiirimde, “mutluluk bastığın yerde biten çimendir” diyordum. İnsanlar genellikle mutluluğu kendilerinin dışında, orada bir yerde, uzakta, ele geçirilmesi için çaba harcanması gereken bir olgu olarak algılarlar. Oysa mutluluk aslında mutsuzluk ile iç içedir. Diyalektik bir gerçekliktir. Mutluluk, “problemsiz yaşamak” demek değildi. Öyle olsaydı, problem çözmekten mutlu olduğunu söyleyen insanlar olmazdı.

               

     

    -           Biraz da mitoloji ve tarihten söz edebiliriz. Hangi bağlamlarda yararlanmayı ya da esinlenmeyi öngördünüz bu kaynaklardan?

     

     

    -           Mitolojik ve tarihsel söylem biçimlerini şiirsel söylem biçimine hep yakın bulmuşumdur. Gerçekliği şiirsel dil ile ifade etmede, tarih ve mitoloji daha önce de bir olanak olarak birçok şair tarafından kullanılmıştır. Melih Cevdet, Oktay Rifat, Nazım Hikmet şiirlerinde örneklerine rastlayabiliriz. Tarihin ve mitolojinin bize sunduğu arkaik ve zamansız dil, şiir için iyi bir olanaktır.

               

    -           Sizde de kuşlar ile zaman arasında bir bağlantı görülüyor. Bu bağlantıyı biraz irdeleyebilir miyiz?

     

    -           Çocukluğumda sabahları güneyden kuzeye, akşamları da kuzeyden güneye karanlık kuş sürüleri geçerdi. Gökyüzünden uzun uzun geçerlerdi. Ben onlara bakardım. Bağ evimizin alt katındaki camdan dışarıya da bakardım. Hemen yakındaki ağaçlara konup kalkan kuşlara. Onlar beni görmezlerdi. Dallar pencereye o kadar yakındı ki, kuşları çok yakından görebiliyordum. Özellikle kışın hemen sonunda, uzun yağmurlardan sonra, gri-siyah, uzun kuyruklu yağmur kuşları gelirdi su birikintilerine. Ben onları çok yakından izlerdim. Ürkek, meraklı, aceleci böcek avlarlardı. Göğsü kızıl renkli kuşları da unutamam. Hele sarıasma kuşları…Bütün bunlar bana sevinçli bir hüzün verirdi. Kendimi bir zamansızlık içinde hissederdim. Mitolojik bir atmosfer içinde…

               

     

     

    -           O kadar belli ki: Onulmaz yaralarınızdan biri de, Sivas kıyımı… “Asla inanamadığınız…”

     

    -           Sivas katliamı, şiirin bittiği yerdir. Tarihsel bir suçluluktur. Gerçekten, alçaklığın evrensel tarihi yazılacaksa, Sivas katliamı kanlı kilometre taşlarından biri olmalıdır. Yıllar sonra bu olay “şair kıyımı” olarak anılacaktır.

               

     

    -           Sonra aileniz… Anne, baba, ağabey, abla… Hayatın yasaları gereği, yıllar önce dağılsa da, hâlâ olduğu gibi yer buluyor şiirlerinizde.

     

    -           Yedi çocuklu, çok yoksul bir aileydik. Babam demiryolu işçisiydi. Evimiz hep tren ve yolculuklar kokardı. Evlenmelerle, ölümlerle, ayrılıklarla savrulup gittik. “İlk Kar” da yer alan “Aile Fotoğrafı” adlı bir şiirim var. Orada metaforik de olsa ailemin trajik yapısını anlatıyorum: “babam, karlara saplanmış bir tren durur uzak bakışlarında”, “annem, bacakları romatizmalı yemek masası” ya da “ablam, yanlış bir karar gibi dururdu aynanın karşısında”.

               

     

    -           Ustanız bildiğiniz / saydığınız ozanlarımız kimler? Hangi bağlamlarda ustalarınız oldu onlar?

     

    -           Birçok Türk ve yabancı şairden etkilendim, onların şiirlerini anlamaya çalıştım. Başlangıçta Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin, Attila İlhan gibi toplumcu şairler ilgimi çekti. Sonraları Melih Cevdet, Oktay Rifat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever okumalarım oldu. İkinci Yeni Şiiri ile haşır neşir oldum. Ritsos, Yesenin, Kavafis, Seferis, Hölderlin, Celan, Ezra Pound, Neruda dönemim oldu. Son yıllarda Yves Bonnefoy, René Char okumaları…Ama Lotréamon, Rimbaud ve Octavıo Paz ilgi alanımdan hiç çıkmadılar. Yazar olmalarına rağmen benim şair olarak gördüklerim de var. Örneğin Sait Faik, İtalo Calvino, Herman Hesse…

               

     

    -           Özellikle “Atların Uykusu”nda, varlığınızı varlığıyla bütünleyen bir sevgilinin süreğen gölgesi var gibi. Seslenmeleriniz zaman zaman ona ya da onunla birlikte gibi… Ne dersiniz?

     

    -           Ressam Kandinsky’nin ölümüne yakın, onunla yapılan bir söyleşide, yaşının epey ilerlemesine rağmen hâlâ nasıl dinamik, özgün resimler yapabildiğini soran birine,”ben sürekli aşığım” dediğini hatırlıyorum. Bir de, bir gün bir üniversitenin düzenlediği etkinlikte İlhan Berk’le karşılaşmıştık. Şair olabilmem için mutlaka bir sevgilimin olması gerektiğini söylemişti. Ben de olduğunu söylemiştim. Ama davranışlarımdan, beni   sevgilisi olan birine benzetememiş olmalı ki, pek inanmadı. Ben de sevgilime telefon açtım ve yanımda İlhan Berk olduğunu, sevgilim olduğuna inanmadığını söyleyerek, telefonu İlhan Berk’e vermiştim. Onunla konuşmuş ve inanmıştı. O günden sonra sıkı dost olmuştuk İlhan Berk’le. Yani ironik olan bir yana, gerçekten aşık olmayan biri şiir yazamaz.

     

    (*) Salih Bolat, İlk Kar, Toplu Şiirler, Varlık Yayınları, Nisan,2016.

     

     

     

                           

     

     
     
     
    SALİH BOLAT İLE YENİ KİTABI “ATLARIN UYKUSU”NU KONUŞTUK

    NİSAN ÇELİK

     

    -Yeni yayımlanan Atların Uykusu adlı kitabınızın adından başlayalım mı?

    -Öncelikle bir varlık olarak atın tasarımı, estetik denge açısından beni çok etkiler. Bu yüzden şiirlerimde çok sık geçen bir imgedir. Atlara bakmayı, atlarla ilgili okumayı çok severim. Atlar ayakta uyur, örneğin. Fransa’da, Seine nehrinin yatağına yakın bir yerde yapılan bir kazıda onlarca ata ait kemiklere rastlandığını okumuştum. Avcılardan kaçarken, uçurumun kıyısında sıkışan ve kendilerini aşağı atarak intihar eden atlara ait olduğu anlaşılmış… Neyse,   kitabımın adını oluşturan “Atların Uykusu”, öncelikle bir bölümün de adı, bildiğiniz gibi. Bu bölümde ve başka şiirlerimde geçen “at” kavramını, ne bir içerik, ne de bir motif olarak alımlamak gerekir. Onlar birer çağrışım, birer metafordur. Neyin metaforu olduklarını anlamak için de, o şiirlere dönmek gerekir, elbette…

    -1983’de yayımlanan ilk kitabınız Yaşanan ile aradan otuz yıl geçtikten sonra yayımlanan Atların Uykusu arasında nasıl bir poetik   macera var?

    -Aslında bırakın yılları, her şiir arasında bile ciddi bir şair açısından önemli poetik maceradan söz edilebilir. Böyle olunca, otuz yıllık bir süreden söz ederken, on şiir kitabımdan ve bu süredeki şiirsel maceramdan söz etmiş oluruz. Bu konuda objektif gözlem yapabilmem söz konusu olamaz, elbette. Ama her şairin kendi yaklaşımları hep ilginç gelmiştir okura. Bu bakımdan bir şeyler söylememi istediğinizi anlıyorum.

    - Öyle de denebilir…

    -İlk kitabım “Yaşanan”, 1983 yılında yayımlandığında, 1980 faşist askeri darbesinin etkisi tüm yakıcılığıyla üzerimdeydi. O yıllarda bir genç şair olarak, duyarlılığımın bu yönde gelişmesi doğal karşılanmalı. Ne var ki bu denli ağır bir yaşantıyı şiire taşıyacak yeterli poetik bilinç düzeyimden söz edemem. Bu nedenle, o dönemin toplumcu şairlerinden, özellikle 1940 kuşağı şairlerinden etkilenmelerle bir şiirsel üslup geliştirmeye çalıştığım doğrudur. Zaten modern Türk şiirinin oluşum sürecinde bile kendi iç dinamizminden kaynaklanan yeterli bir birikimin olmaması ve İkinci Yeni olsun, daha önceki şiir deneyimleri olsun Batı şiirinden, özellikle Fransız şiirinden etkilenilmesi karşısında, benimki çok masum kalır. İkinci kitabım “Bir Afişin Önünde”, duyarlılık kaynakları açısından ilk kitabın devamı sayılabilir. Üçüncü şiir kitabım “Sınır ve Sonsuz”, soyut ve genel bir şiir dilinden, daha bireysel ve somut bir dil arayışına girdiğim bir kitaptır. Bu şiirsel tavrım, bazı toplumcu şiir çevrelerinde olumsuz eleştiriye hedef oldu. Bireyci ve bunalımcı bir burjuva diline yöneldiğimi öne sürdüler. Oysa ideolojik duruşumda bir değişiklik yoktu ve yalnızca poetik bir arayış içindeydim. “Karşılaşma”, “Uzak ve Eski”, “Gece Tanıklığı” adlı kitaplarım, tiyatro, mitoloji, tarih gibi söylem biçimlerinden şiirsel bir dil oluşturabilmem için olanak arayışları olarak yorumlanabilir. “Açılmış Kanat” adlı sekizinci kitabım, daha sonraki “Kanıt” ve “Atların Uykusu”nun habercisi bir kitaptır, bana göre.

    -Düzyazı-şiir, her zaman şiirden uzaklaşma riskini taşır. Belirsizlikler’e çalışırken bu tür kaygılarınız oldu mu?

    -      Şiirin bir nitelik olduğunu kavram olarak ilk kez Roland Barthes’ın ifade ettiğini belirtmiştim daha önceki bir konuşmamda. Ama ondan daha önce Mallarmé, şiirin duyguyla, düşünceyle değil sözcüklerle yazıldığını söyleyerek; şiirin bir nicelik olmadığını da söylemiştir. Demek ki bir metnin ölçülü uyaklı, soldan sağa, dörtlükler biçiminde gibi geleneksel şekilde yazılıyor olup olmaması, onun şiir olup olmadığını belirlemez. Metnin biçimi nasıl olursa olsun; önemli olan metnin niteliği, tözü, gerçekliği kavrayış biçimi, kendini gerçekliğin yerine koyup koymamasıdır. Öyleyse şiirdir, siz onu nasıl yazarsanız yazın.  Melih Cevdet Anday’da, Ece Ayhan ve Oktay Rıfat’ta yer yer rastlasak da bizim şiirimizde bunun örnekleri pek fazla yoktur. Genellikle formel bir şiirdir Türk şiiri. Niceliğe ağırlık veren, şiirin nitelik olduğunu henüz tam olarak kavramamış bir şiirimiz var bizim. Beni düzyazı biçimine iten, şiirin bir bütünlük işi olduğunu, gerçekliği kavrayış biçimi olduğunu anlamam oldu.

    -Burada yeri gelmişken sormak istiyorum: Türk şiirinde “gelenek” konusunda ne düşünüyorsunuz?

    - Bu gelenek konusu beni hep ürkütmüştür. Şiirimizin gelişmesinde zaman zaman bir handikap olmuştur. Çok yetenekli bazı şairlerimiz, örneğin Ahmet Muhip Dıranas, “gelenekten kopmadan, modern bir şiir oluşturmak” gibi bir tutum izlemişlerdir. Az önce söylediğim gibi, formalist tutum, biçim tutkusu, şiirimizin modernleşmesini geciktirmiştir. Dıranas, bir Beaudelaire hayranı olduğunu ve onu kendi dilinden okuyabilmek için Fransızca öğrendiğini belirtir, bir yazısında. Bunun çok saygın bir davranış olduğu açıktır. Ne var ki, Beaudelaire’in düzyazı-şiir (poésie en prose) biçiminde yazdığı ünlü Paris Sıkıntısı adlı kitabı, gelenek anlayışı yüzünden Dıranas’ı biçim olarak etkilememiştir. Oysa Paris Sıkıntısı’nın yazıldığı zaman ile Dıranas’ın zamanı arasında neredeyse yüz yıl vardır. Yani yüz yıl önceki Beaudelaire, Dıranas’tan daha devrimcidir, diyebiliriz.

    - Kendinizi bu bağlamda nerede görüyorsunuz?

    - Dediğim gibi ben “gelenek” ten ürkerim. Bunun nedeni belki de Umberto Eco’nun şu sözlerinin kulaklarımda çınlamasıdır hâlâ: Faşizmin birinci özelliği, gelenek kültüdür. Gelenekçilik, tabii, faşizmden çok eskidir. Gelenekçiliğe göre bilginin ilerlemesi mümkün değildir. Gerçek nihai olarak açıklanmıştır. Yapabileceğimiz tek şey, bu gerçeği yeniden yorumlamaktan ibarettir. Gelenekçilik modernizmin reddini içerir.

                - “Karanlık Soru” adlı şiirinizde, “evime dönmek istiyorum//ağacına dönmek isteyen meyve gibi//bir manav tezgahının//yabanıl yalnızlığında.” Yer alan dizeleri, uygarlığın getirdiği yalnızlıktan kaçış isteği olarak mı yorumlamalıyız?

                - Kaçış isteği değil de, başka tür bireysel-toplumsal evrilmeye geçiş isteği desek? Uygar toplumun iletişimsizlik, yabancılaşma, kitleselleştirme gibi olumsuz sonuçlarından, organik ve toplumsal olana dönüş isteği belki de. Bir yerde Baudrillard toplumsal olanın hızla kitlesel olana dönüştüğünü söylüyor ya… Etkin olan ve bireylerin organik birliğinden oluşan toplumsalın, giderek şematik, edilgen, geçirgen olmayan, şekilsiz bir yapı olan kitleye dönüştüğü çağımızda şiirsel bir “umar” arayışı…

    - Sözünü ettiğiniz “umar” arayışını, ülkemiz bağlamında ve şiirn dışına da yayarak değerlendirirsek, bu arayışa bir “aydın sorumluluğu”diyebilir miyiz? Böyle bir sorumluluk açısından ülkeyi nasıl görüyorsunuz?

    - Evet, tam da bunu söylemek istiyorum. Benimki bunun alçakgönüllü ifadesiydi. Ama madem konuyu genelleştirdiniz, konuşayım: Bir kez Türkiye, cumhuriyet tarihi boyunca böylesi bir aydın ihaneti yaşamamıştır. Ülkeyi satmakla ve karanlığa götürmekle görevli bir örgütsel yapı, siyasi parti adı altında, emperyalist güçler ve onlarla işbirliği yapan yerel aydınlar (bunların bazılarına Attila İlhan “komprador aydın” diyordu), tarafından göreve getirilmiştir. Şiir yazan, roman yazan, eleştirmenlik yapan, akademik misyonları olan birçok insan bu projede görev üstlenmiştir. Bu durum benim açımdan utanç vericidir. Böyle bir manzara karşısında şiir ne yapabilir? Burada da yinelemek istiyorum: Dilin içinde saklı duran şiiri bulabilmek için, evet, hâlâ taşları dinliyorum, bulutları anlamaya çalışıyorum, gök işaretlerini ve yıldız motiflerini çözüyorum; ateşin kaygısını, gecenin dilini, gölgenin tarihini bilmek istiyorum. Mültecilerin öykülerini, sınır boylarından gelenlerin anlattıklarını aklımda tutuyorum. Benden önce yaşayıp gitmiş şairlerin hayatlarını yaşayabileceğim bir çare arıyorum.  

    -“Belirsizlikler” bölümünün ağırlığına ve mistik atmosferine   karşın, “Suluboya Resimler” adlı bölümdeki şiirler daha lirik, güncel yaşamın daha içinde gibi…”Belirsizlikler’’e sizin bilinçaltınız diyebilir miyiz?

    - Suluboya Resimler adlı bölümdeki şiirler, haklısınız, daha uçuşkan bir duyarlanımın ürünleri. Haiku değiller ama haikunun arka planını oluşturan heyecan özelliğine sahipler. Aslında bütün şiirler bir yerde şairin bilinçaltının yansımalarıdır. Ama buradaki “bilinçaltı” olgusunu psikiyatrik bir olgu olarak değil de, “estetik süreç” olarak ele almak gerekir. Yani “sanat”, “sanat yapıtı”, “sanatçı”, “yaratma süreci” gibi kavramların neliği çevresinde ele almak daha doğru olur. Bu bakımdan, örneğin Freud bile bu kavramları irdelerken, mutlu, sosyal hayatta uyumlu, problemsiz insanların sanat yapamayacaklarını öne sürer. Sanatın, gündüz görülen, uyanıkken görülen düş olduğunu belirtir. Şiir için, “bilinçaltının dışavurumu” dediğiniz zaman, bastırılmış, açıklanamayan duygu ve düşüncelerin ifadesi demiş oluruz ki, bu yaklaşım şiirin ussal özelliğini reddetmiş olur. Bazıları şiirin usa aykırı olduğunu öne sürse bile, gerçekte şiir, usun denetiminde olan, usun biçimlendirdiği bir duygusal evrenin ürünüdür. Yoksa her saçmalığı (sıkça rastladığımız gibi) şiir sayardık. Şiirsel yaratma sürecinde usa jandarmalık görevi verdiğim anlaşılmasın. Şunu demek istiyorum: Şiir eni konu dil etkinliğidir. Dilin, bir mimari uyum bağlamında, estetize edilmiş bir matematik bağlamında biçimlendirilmesi işidir. Bunu, usu dışlayarak yapamazsınız. Şiir bilinçli rastlantısallıktır. Gerçekliğin sınırlarını bozar. Aydınlıkta duran gerçekliği karanlığa çeker ve onu şimşek aydınlığında görülebilen bir özellik kazandırarak yeniden kurar. Oysa roman gerçekliği gündüz aydınlığında algılar.

    -Atların Uykusu’ndan sekiz yıl önce yayımlanmış olan “Kanıt” adlı kitabınızla ilgili bir söyleşide şöyle demişsiniz:“  'Kanıt'ı, benim şiir anlayışımın getirdiği tepe nokta olarak görüyorum ben. Bundan sonra yeni bir şey yapmalıyım. Mesela, doğanın şiirlerimde daha farklı biçimde olmasını sağlamalıyım ya da şiir parçalanmış bir dil diyorum ama ben bunu yapabiliyor muyum?” Yapabildiniz mi?

    - Burda şiirden, yani sanattan söz ettiğimize göre, insan ömrünü aşan bir süreçten söz ediyoruz demektir. Goethe ne diyordu,”sanat ne kadar uzun tanrım, hayat ne kadar kısa.” Elbette konuyu kendi şiirimin gelişimiyle sınırlı tutarak, özellikle “Belirsizlikler” başlıklı bölümde, bilinç parçalanmasına izin vermeden, içinde yaşadığım somut ve soyut gerçekliği parçalanmış (doğal gramerinden saptırılmış, imgesel ve metaforik özellik kazandırılmış) bir dille şiire taşımaya çalıştım. Bunu ne kadar başarabildiğime (elbette benim de bir eleştirel değerlendirmem var) okur karar versin. Şunu söyleyebilirim: Atların Uykusu, birçok açıdan Kanıt’ı geçti, bence.

    - Bir tür özgürlük yolculuğu diyebileceğimiz şiir yazmak, sizde nasıl gerçekleşiyor? Yani yaratıcı süreç ile özgürlük arasındaki ilişkinin sizdeki yansıması konusunda neler söylersiniz?

    - “Yaratıcı süreç” dediğimiz şiir yazma süreci, kendimi en mutlu hissettiğim zamanlardır. Zaten insan mutlu olduğu kadar özgür demek değil midir? Biraz önce şiirin, gerçekliği karanlığa çektiğini, gerçekliğin sınırlarını bozduğunu ve yeni bir gerçeklik kurduğunu söylemiştim. Bunun nedeni, bizden önce ve bizim dışımızda belirlenmiş olan verili gerçekliği yeniden ve kendimize özgü bir biçimde yaratmaktır. Böylece şiir onu yazana ve okuyana özgürlük duygusu, itiraz duygusu verir. Şair bu duyguyu şiir yazarken, okur da şiiri okuyup yeniden üretirken yaşar. Bütün sanatlar böyledir. Zaten sanatların ortak varlık nedeni, insanı kuşatan verili gerçekliği yıkarak, onu özgürleştirmek değil midir?

                                                                                                                                                               10 Temmuz 2014, Cumhuriyet Kitap.  

     

     

    Salih Bolat İle "Kanıt" Kitabı Üzerine Söyleşi

    ‘Son dört yılın hüzünleri yalnızlıkları itirafları öfkeleri yer alıyor bu şiirlerde’

    Söyleşi: Mehmet Çakır
    Birkaç ay önce ‘Yol Ayrımı’ adlı seçme şiirler kitabı yayınlanan Salih Bolat yeni şiirlerinden oluşan ‘Kanıt’ ile okur karşısında bu kez. Şair ‘yokluk’ içinde yazdığı şiirleri varlığına kanıt olarak sunuyor.

    - Şiirleriniz bir yoklukta var olduğunuzu kanıtlamak için yazılmış yanılıyor muyum?
    - Sadece benim şiirimin kaygısı değil; tüm sanatların temel kaygısı varoluş kaygısı. Bunun bendeki tezahürü bir yokluğun altını çizmek; onu şekillendirmek biçiminde ortaya çıkıyor. Tabii oradaki yokluk kavramını şiir dili açısından biraz açmak gerekir. Şairin şiir anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkan bir kavram olarak düşünüyorum yokluğu. Şiiri bir bakıma boşluğu biçimlendiren dil olarak görüyorum. Yalnız burada boşluğu hiçlik anlamında düşünmemek gerekir. Şu nedenle boşluk diyorum: Şiir bütün diğer yazılı sanatlardan farklı olarak dil içi bir etkinlik. Kendi dışında referansı olmayan kendi dışında açıklanamayan ancak kendisiyle varlık kazanan amacı kendisi olan bir dil şiir. Öyle olunca da önceden tasarlanmış bir anlama göre biçimlendirilen bir dil değil. Ancak şiir dışındaki yazınsal türler için bu söylenebilir. Yazar bir anlam tasarlar ve dili ona göre biçimlendirir. O zaman dilin kendi dışında bir referansı oluyor. Nedir o da? O dili biçimlendiren anlam. Ama şiir öyle değil. Şiir amacı kendisi olan anlamın da bir şiirin yazılma sürecinde ortaya çıktığı bir dil. Şair önceden ne yazacağını tasarlamaz. Tasarlıyorsa ne yazacağını biliyordur. Şiir kadar zor serap gibi olmayan bir şeyin peşine düşmesi budalalık olur. Önceden tasarlanmış anlamlar varsa elinde bunu biliyorsa; şiir yazmanın âlemi yok. Boşluk kavramıyla bunu söylemek istiyorum: Olmayanın şekillendirilmesi ve böylece bir anlam üretmek.
    - Bir boşluğu doldurmak mı yani?
    - Hayır hayır. Boşluğu doldurmak dersek; bir şeyle açıklanmış anlamlar vardır boşluklar kalmıştır onu ikame ediyor biçiminde bir anlam çıkar ki bu yanlış olur. Parçalanmış bir dildir şiir. Bütünlüğün dili düz yazıdır. Roman öykü oyun gibi yazınsal sanatlar gerçekliği bütünlük olarak kavrar; parçalanmış olanı bütünleştirir. Bir istikrar söz konusudur onlar için gerçeklikte istikrarlı hale getirirler. Şiir tam tersine; istikrarlı bütün olanı parçalar. Bunun nedeni de evreni bir yokluk olarak kavrayıp onun yerine kendisinin geçmesidir. Bu bir abartı sanılmasın. Çünkü şiir hep reel etkileyici söz söyleme olarak anlaşılır; bu çok büyük bir talihsizliktir şiir için. Oysa felsefeyle de sınırlarını kesiştirir şiir. Felsefe nasıl varlığı sorgularsa; şiir de varlığı sorgulayan bir dildir. Tabii ki bu bağlam içinde güzel söz söyleyecekse söyler bir şey onaylayacaksa onaylar. Yoksa popülist bir kaygıyla kendinin dışında var olan bir durumu bir hazır duyarlılığı onaylamaz şiir. Onaylıyorsa şiire benzeyen şiirin olanaklarından yararlanmış bir metindir; şiir değildir.
    - Somut bir örnek verebilir misiniz buna?
    - Televizyon kanallarında yer alan şiir programlarında okunan metinler internetteki bir yığın şiir sitesinin büyük bölümü popüler kültürün bazı ünlü adlarının yazdıkları…
    - Kitap beş bölümden oluşuyor. Bu beş bölümü bir kitapta bütünleyen nedir?
    - Bir şairin bütün şiir serüvenine baktığımızda farklı dönemleri olmasına karşın alttan alta aynı nehrin parçaları olan dereler gibi olduğunu görürsünüz. Bu yüzden ne kadar parça parça görünse de ben onları hiçbir zaman ayrı görmedim. Çünkü o şiirlerdeki sözcük anlayışını biçimlendiren aynı kişi; o da benim. Keskin farklar görmüyorum o şiirler arasında. Sadece şiirin ses tonunda fark var nota sisteminde. Bölümler arasındaki tek fark bu. Örneğin ‘Mahşerin Şairleri’ adlı bölümdeki nota sistemi dinsel metinlerinkine benzer. ‘Söylenceler’ bölümündeki şiirler daha anlatımcı öyküseldir; durum öyküleyen bir nota sistemi vardır.
    - ‘Mahşerin Şairleri’ adlı bölümde kendinize bir yer belirleme amacınız var mıydı? Daha açık bir ifadeyle yerim bu şairlerin yanıdır dediniz mi?
    - Orada on dört şair var. Ben bu sayıyı arttırabilirdim ama o boyutta düşündüm. Orada izlek oluşturmuş on dört şair demek ki kendi kan grubumdan gördüğüm şairler. Her şair bir şairin kan grubundandır onlar da benim şairlerim.
    DOĞA VE İMGE
    - İmgelerinizin çoğu doğa kaynaklı. Sizi bu kadar etkileyen nedir?
    - Çocukluktan gelen bir şey olabilir. Şiirsel esin konusunu araştırmıştım ve çocukluğun çok önemli olduğunu buldum. Saf bilinç dönemi olan çocuklukta insan seçerek algılamıyor; özgürce algılıyor. Bu sebeple çocuğun dili şiire yakındır planlamadan konuşur çünkü. Doğayı hayatı ilişkileri algılama durumu da saf bilinç içinde oluşur. Ben çok nefis bir doğada büyüdüm Akdeniz’de. Çok çeşitli bitkilerin çiçeklerin şimdi nesli tükenmiş olan sarıasma kuşlarının günlerce yağan yağmurların topraktan çıkan buharların yıldızların akşamları güneye sabahları kuzeye uçan karanlık kuşların içinde geçti. Bu beni son derece etkilemiş demek ki. Doğaya yakın olmamı sağlamış. Kişileştirme tekniğini kullanmak açısından da büyük olanak sağladı bana bu durum. Dikkat ederseniz şiirlerimde ağaçlar konuşur; bir kişilik olarak yaklaşılır doğaya. Dünya edebiyatında bu vardır. Örneğin Fransız şiiri kişileştirme tekniğini çok kullanmıştır. Türk şiirinde böyle olanaklar çok fazla kullanılmaz; figüratif bir şiirdir insan merkezli bir şiirdir. Oysa insan her şey değildir. Doğanın şiirlerimde bolca yer bulmasının ikinci nedeni de bu. İnsan kendini o kadar önemsiyor ki. Dinsel kaynaklı da olabilir bu. İslam dinine göre insan doğanın en yüce yaratığı olarak anlaşılır. Bence öyle değil. Salyangoz da yüce bir yaratıktır. Böcekler taşlar kuşlar… onların da trajedileri vardır.
    Bazen de bir imgenin ne olduğunu ben de bilmiyorum açıklayamam. “Bu vakitlerde düşer tuzağa gecenin tilkisi”* Bu gecenin tilkisi ne? Gece yürüyüp giden bir tilki mi acaba?
    - Bilememek ne ifade ediyor sizin için burada?
    - Ben ne kadar bilmiyorsam; o bilmediğim açıklayamadığım şiirleri daha çok seviyorum. Ben ne kadar biliyorsam; o kadar kendimi aşmamış olarak görüyorum. Kendi dışıma çıkmamış olarak görüyorum.
    SES VE ANLAM
    - Şiirlerinizin esas kaygısı nedir?
    - Kendini var etmenin bir olanağı olarak görüyorum şiir yazmayı. Onun dışında şiirin bir sanat olmasından ötürü bir sürü yan kaygılar oluyor. 1940’larda özellikle Avrupa’da sosyalist hareket içinde kitlelerin bilinçlendirilmesinde sanatın görevi çok tartışılmış. O dönemde İtalyan Anthony Gramsci Mussolini’ye muhalefet ettiği için atıldığı hücrede şöyle diyebilmiş: “Sanat sanat olduğu için eğiticidir; eğitici olarak sanat hiçbir şeydir.” Bir sanat yapıtı kendi diline ne kadar uygunsa kendi dili içerisinde ne kadar şiirse o kadar eğiticidir.
    - Şiirlerinizi sözcükler üzerine kurmuşsunuz. Peki sesin yeri nedir şiirlerinizde?
    - Şiir dilinin amacı referansı kendisidir demiştim. Şiir dilinin amacı kendisiyse referansı kendisiyse neye dayanarak şiir oluyor? En önemli dayanaklardan biri ses. Ama ses tek başına anlam mıdır? Hayır. Bu şiir için değil müzik için geçerlidir. Müzikte ses anlam yaratır. Şiirde anlamın yaratılmasına yardımcı olmakla birlikte ancak sözcüklerle vardır. Sesin değeri onu yansıtan sözcükle birlikte vardır. Müzikteki gibi salt ses olarak alamazsınız. Formel şiirde divan şiirinde halk şiirinde bu var. Ses çok önemli orada. Zaten divan şiirinin de şarkı diye bir türü vardır. Halk şiirinde de türkü vardır. Bunlar sesin anlam oluşturmada önemli olduğu şiir türleridir. Benim yazdığım şiirde de vardır ancak sözcüklerle vardır. Ses ikinci plandadır. Bazı şairler sesi ön plana alıyor o zaman anlam sorunu ortaya çıkıyor. Ses de bir anlamdır ve ilk plandadır diyorsan; müzik yaparsın. Müziğin kaygısını şiir gibi zor bir işle yapmak yerine müzikle yap; daha rahat edersin. Bir sözcüğü ben şiire alacaksam; o sözcük şiirsel bağlama hizmet ediyorsa alırım. O sözcüğün harflerinden üreyen ses bütün plandadır. Ama sözcüğün ürettiği ses içinde yer aldığı sözcük öbeğine uymazsa vazgeçerim. Sesin de uyması lazım.
    BİÇİM VE ÖZGÜNLÜK
    -Bazı şiirlerinizde düz yazı biçimi kullandığınız görülüyor. Sizce şiiri düzyazıdan ayıran nedir ve niçin bu biçimi kullanıyorsunuz?
    - Şiirin bir nitelik olduğunu kavram olarak ilk kez Roland Barthes ifade etmiştir. Ama ondan daha önce Mallarmé şiirin duyguyla düşünceyle değil sözcüklerle yazıldığını söyleyerek; şiirin bir nicelik olmadığını da söylemiştir. Demek ki bir metnin ölçülü uyaklı sağdan sola dörtlükler biçiminde gibi geleneksel şekilde yazılıyor olup olmaması onun şiir olup olmadığını belirlemez. Metnin biçimi nasıl olursa olsun; önemli olan metnin niteliği tözü gerçekliği kavrayış biçimi kendini gerçekliğin yerine koyup koymaması. Öyleyse şiirdir siz onu nasıl yazarsanız yazın. Bizim edebiyatımızda bunun örnekleri pek fazla yoktur. Genellikle formel bir şiirdir Türk şiiri. Niceliğe ağırlık veren şiirin nitelik olduğunu henüz tam olarak kavramamış bir şiirimiz var bizim. Beni düzyazı biçimine iten şiirin bir bütünlük işi olduğunu gerçekliği kavrayış biçimi olduğunu anlamam oldu. Benim düzyazısal olan şiirlerimde daha çok bir durumun yaşantı kesitinin izlek olarak ele alındığı görülür; dinamik devingen bir izleğin değil.
    - Şairin özgünlüğünü ne belirler sizce?
    - Özgünlük sorunu aslında spekülatif bir sorun. Bazı insanlar bir sanatçının özgün olmasını her şey olarak görür. Ben öyle görmüyorum. Etkileyici güzel ol birazcık da geleneksel ol; ne çıkar yani bundan. Ben böyle düşünüyorum. Kendi karakterini kişilik yapısını dili kullanış biçimini şiirine yansıtmasıyla ortaya çıkar özgünlük bir şairin. Özgün olmak için çabalamaz şair. Yeni bir şey yaratmak için çabalar. Ama yenilik düşüncesi yoksa özgünlük düşüncesi olmaz. Yeniyi bulmak için de bir şairin kendinden en az iki yüz yıl önceki ve kendi kuşağının şiirini yakından bilmesi onları tahlil etmesi lazım.
    - Tiyatroyla ilişkiniz ne kadar etken şiirlerinizde? Etkiliyor mu?
    - Tiyatro üzerine formel eğitimim yok ama drama tarihi dersi veriyorum bu yüzden tiyatro okumalarım var. Üniversitede verdiğim derslerle ilgili olan okumalarımın tümü şiirimi etkiliyor; ufkumu açıyor yeni olanaklar sunuyor yeni sözcükler katıyor.
    YENİDEN KANIT
    - Şimdi dönüp baktığınızda nasıl buluyorsunuz ‘Kanıt’ı?
    - İnsan belli bir süre geçtikten sonra yazdığı şiirle arasında bir soğukluk oluşunca farklı bir gözle bakabiliyor. Son dört yılın hüzünleri yalnızlıkları itirafları öfkeleri yer alıyor bu şiirlerde. ‘Kanıt’ı benim şiir anlayışımın getirdiği tepe nokta olarak görüyorum ben. Bundan sonra yeni bir şey yapmalıyım. Mesela doğanın şiirlerimde daha farklı biçimde olmasını sağlamalıyım ya da şiir parçalanmış bir dil diyorum ama ben bunu yapabiliyor muyum? Çünkü bir bilgi insanda önce teorik oluşur; sonra onu yapar insan uygulamaya dönüştürür.
    - Şiir parçalanmış bir dildir derken ifade etmek istediğiniz nedir?
    - Gerçekliği parçalayarak ele alan bir dildir demek istiyorum. Bir yerde okumuştum öykü ve roman gerçekliği gündüz ışığında algılamaksa şiir şimşek aydınlığında algılar. Burada söylemek istediğim bu. Öykü ve roman bütünlüğün dilidir; şiir diliyse gerçekliği adlandırılmış biçimiyle değil kendisi adlandırarak kavrar. Karanlıkta şimşek çaktığında ne görürüz? Bir anda ve çok keskin ışık altında birbirine geçişmiş şekiller görürüz. Onun ne olduğuna sonra karar veririz kesin de söyleyemeyiz. Etkiler gerçekliğin şekillendirilmiş halini bozar birbirine geçiştirir ve bize bırakır onu adlandırmayı. Roman öykü gibi bütünsel sanatlar gerçekliği bütünleştirir adlandırır sana öyle sunar. Senin adlandırmana olanak vermez. O halde şiir parçalanmış bir dilse çok fazla boşluklar bırakmak zorunda metni okuyanın dolduracağı. Çağrışıma yer vermek zorunda. Ben şiirimde çağrışıma yeterince yer veriyor muyum yoksa müdahale edip tanımlayıp betimliyor muyum? Bunları daha fazla düşüneceğim. ‘Kanıt’ çıktıktan sonra bunları yapıyorum okuyorum araştırıyorum. Çünkü şiir bilgisi sonsuz bir şey. İçine girdikçe çok yeni düşünceler duyarlıklar oluşturuyorsunuz. Bu yüzden şimdi tasarladığım bir şiire başlamıyorum örneğin. ‘Kanıt’ın devamı olacaksa yazmam. Belli bir ustalık belli bir yetkinlik geliştiriyor şair. İstersen onunla istediğin kadar şiir yazarsın. Öyle yapan şairler var ama ben böyle düşünmüyorum. Her kitap daha farklı bir imge düzeyinde var oluş biçimi benim için. Öyle olmayacaksa seri üretim yapmanın âlemi yok. Kimse bizi tehdit etmiyor “şiir yaz” diye. Nasıl olsa şiir para da etmiyor…

    * ‘Bu Vakitlerde’ adlı şiirden.
    Kanıt/ Salih Bolat/ Varlık Yayınları/ 88 s.


    (Cumhuriyet Kitap 860)
    Salih Bolat İle "Kanıt" Kitabı Üzerine Söyleşi

    ‘Son dört yılın hüzünleri yalnızlıkları itirafları öfkeleri yer alıyor bu şiirlerde’

    Söyleşi: Mehmet Çakır
    Birkaç ay önce ‘Yol Ayrımı’ adlı seçme şiirler kitabı yayınlanan Salih Bolat yeni şiirlerinden oluşan ‘Kanıt’ ile okur karşısında bu kez. Şair ‘yokluk’ içinde yazdığı şiirleri varlığına kanıt olarak sunuyor.

    - Şiirleriniz bir yoklukta var olduğunuzu kanıtlamak için yazılmış yanılıyor muyum?
    - Sadece benim şiirimin kaygısı değil; tüm sanatların temel kaygısı varoluş kaygısı. Bunun bendeki tezahürü bir yokluğun altını çizmek; onu şekillendirmek biçiminde ortaya çıkıyor. Tabii oradaki yokluk kavramını şiir dili açısından biraz açmak gerekir. Şairin şiir anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkan bir kavram olarak düşünüyorum yokluğu. Şiiri bir bakıma boşluğu biçimlendiren dil olarak görüyorum. Yalnız burada boşluğu hiçlik anlamında düşünmemek gerekir. Şu nedenle boşluk diyorum: Şiir bütün diğer yazılı sanatlardan farklı olarak dil içi bir etkinlik. Kendi dışında referansı olmayan kendi dışında açıklanamayan ancak kendisiyle varlık kazanan amacı kendisi olan bir dil şiir. Öyle olunca da önceden tasarlanmış bir anlama göre biçimlendirilen bir dil değil. Ancak şiir dışındaki yazınsal türler için bu söylenebilir. Yazar bir anlam tasarlar ve dili ona göre biçimlendirir. O zaman dilin kendi dışında bir referansı oluyor. Nedir o da? O dili biçimlendiren anlam. Ama şiir öyle değil. Şiir amacı kendisi olan anlamın da bir şiirin yazılma sürecinde ortaya çıktığı bir dil. Şair önceden ne yazacağını tasarlamaz. Tasarlıyorsa ne yazacağını biliyordur. Şiir kadar zor serap gibi olmayan bir şeyin peşine düşmesi budalalık olur. Önceden tasarlanmış anlamlar varsa elinde bunu biliyorsa; şiir yazmanın âlemi yok. Boşluk kavramıyla bunu söylemek istiyorum: Olmayanın şekillendirilmesi ve böylece bir anlam üretmek.
    - Bir boşluğu doldurmak mı yani?
    - Hayır hayır. Boşluğu doldurmak dersek; bir şeyle açıklanmış anlamlar vardır boşluklar kalmıştır onu ikame ediyor biçiminde bir anlam çıkar ki bu yanlış olur. Parçalanmış bir dildir şiir. Bütünlüğün dili düz yazıdır. Roman öykü oyun gibi yazınsal sanatlar gerçekliği bütünlük olarak kavrar; parçalanmış olanı bütünleştirir. Bir istikrar söz konusudur onlar için gerçeklikte istikrarlı hale getirirler. Şiir tam tersine; istikrarlı bütün olanı parçalar. Bunun nedeni de evreni bir yokluk olarak kavrayıp onun yerine kendisinin geçmesidir. Bu bir abartı sanılmasın. Çünkü şiir hep reel etkileyici söz söyleme olarak anlaşılır; bu çok büyük bir talihsizliktir şiir için. Oysa felsefeyle de sınırlarını kesiştirir şiir. Felsefe nasıl varlığı sorgularsa; şiir de varlığı sorgulayan bir dildir. Tabii ki bu bağlam içinde güzel söz söyleyecekse söyler bir şey onaylayacaksa onaylar. Yoksa popülist bir kaygıyla kendinin dışında var olan bir durumu bir hazır duyarlılığı onaylamaz şiir. Onaylıyorsa şiire benzeyen şiirin olanaklarından yararlanmış bir metindir; şiir değildir.
    - Somut bir örnek verebilir misiniz buna?
    - Televizyon kanallarında yer alan şiir programlarında okunan metinler internetteki bir yığın şiir sitesinin büyük bölümü popüler kültürün bazı ünlü adlarının yazdıkları…
    - Kitap beş bölümden oluşuyor. Bu beş bölümü bir kitapta bütünleyen nedir?
    - Bir şairin bütün şiir serüvenine baktığımızda farklı dönemleri olmasına karşın alttan alta aynı nehrin parçaları olan dereler gibi olduğunu görürsünüz. Bu yüzden ne kadar parça parça görünse de ben onları hiçbir zaman ayrı görmedim. Çünkü o şiirlerdeki sözcük anlayışını biçimlendiren aynı kişi; o da benim. Keskin farklar görmüyorum o şiirler arasında. Sadece şiirin ses tonunda fark var nota sisteminde. Bölümler arasındaki tek fark bu. Örneğin ‘Mahşerin Şairleri’ adlı bölümdeki nota sistemi dinsel metinlerinkine benzer. ‘Söylenceler’ bölümündeki şiirler daha anlatımcı öyküseldir; durum öyküleyen bir nota sistemi vardır.
    - ‘Mahşerin Şairleri’ adlı bölümde kendinize bir yer belirleme amacınız var mıydı? Daha açık bir ifadeyle yerim bu şairlerin yanıdır dediniz mi?
    - Orada on dört şair var. Ben bu sayıyı arttırabilirdim ama o boyutta düşündüm. Orada izlek oluşturmuş on dört şair demek ki kendi kan grubumdan gördüğüm şairler. Her şair bir şairin kan grubundandır onlar da benim şairlerim.
    DOĞA VE İMGE
    - İmgelerinizin çoğu doğa kaynaklı. Sizi bu kadar etkileyen nedir?
    - Çocukluktan gelen bir şey olabilir. Şiirsel esin konusunu araştırmıştım ve çocukluğun çok önemli olduğunu buldum. Saf bilinç dönemi olan çocuklukta insan seçerek algılamıyor; özgürce algılıyor. Bu sebeple çocuğun dili şiire yakındır planlamadan konuşur çünkü. Doğayı hayatı ilişkileri algılama durumu da saf bilinç içinde oluşur. Ben çok nefis bir doğada büyüdüm Akdeniz’de. Çok çeşitli bitkilerin çiçeklerin şimdi nesli tükenmiş olan sarıasma kuşlarının günlerce yağan yağmurların topraktan çıkan buharların yıldızların akşamları güneye sabahları kuzeye uçan karanlık kuşların içinde geçti. Bu beni son derece etkilemiş demek ki. Doğaya yakın olmamı sağlamış. Kişileştirme tekniğini kullanmak açısından da büyük olanak sağladı bana bu durum. Dikkat ederseniz şiirlerimde ağaçlar konuşur; bir kişilik olarak yaklaşılır doğaya. Dünya edebiyatında bu vardır. Örneğin Fransız şiiri kişileştirme tekniğini çok kullanmıştır. Türk şiirinde böyle olanaklar çok fazla kullanılmaz; figüratif bir şiirdir insan merkezli bir şiirdir. Oysa insan her şey değildir. Doğanın şiirlerimde bolca yer bulmasının ikinci nedeni de bu. İnsan kendini o kadar önemsiyor ki. Dinsel kaynaklı da olabilir bu. İslam dinine göre insan doğanın en yüce yaratığı olarak anlaşılır. Bence öyle değil. Salyangoz da yüce bir yaratıktır. Böcekler taşlar kuşlar… onların da trajedileri vardır.
    Bazen de bir imgenin ne olduğunu ben de bilmiyorum açıklayamam. “Bu vakitlerde düşer tuzağa gecenin tilkisi”* Bu gecenin tilkisi ne? Gece yürüyüp giden bir tilki mi acaba?
    - Bilememek ne ifade ediyor sizin için burada?
    - Ben ne kadar bilmiyorsam; o bilmediğim açıklayamadığım şiirleri daha çok seviyorum. Ben ne kadar biliyorsam; o kadar kendimi aşmamış olarak görüyorum. Kendi dışıma çıkmamış olarak görüyorum.
    SES VE ANLAM
    - Şiirlerinizin esas kaygısı nedir?
    - Kendini var etmenin bir olanağı olarak görüyorum şiir yazmayı. Onun dışında şiirin bir sanat olmasından ötürü bir sürü yan kaygılar oluyor. 1940’larda özellikle Avrupa’da sosyalist hareket içinde kitlelerin bilinçlendirilmesinde sanatın görevi çok tartışılmış. O dönemde İtalyan Anthony Gramsci Mussolini’ye muhalefet ettiği için atıldığı hücrede şöyle diyebilmiş: “Sanat sanat olduğu için eğiticidir; eğitici olarak sanat hiçbir şeydir.” Bir sanat yapıtı kendi diline ne kadar uygunsa kendi dili içerisinde ne kadar şiirse o kadar eğiticidir.
    - Şiirlerinizi sözcükler üzerine kurmuşsunuz. Peki sesin yeri nedir şiirlerinizde?
    - Şiir dilinin amacı referansı kendisidir demiştim. Şiir dilinin amacı kendisiyse referansı kendisiyse neye dayanarak şiir oluyor? En önemli dayanaklardan biri ses. Ama ses tek başına anlam mıdır? Hayır. Bu şiir için değil müzik için geçerlidir. Müzikte ses anlam yaratır. Şiirde anlamın yaratılmasına yardımcı olmakla birlikte ancak sözcüklerle vardır. Sesin değeri onu yansıtan sözcükle birlikte vardır. Müzikteki gibi salt ses olarak alamazsınız. Formel şiirde divan şiirinde halk şiirinde bu var. Ses çok önemli orada. Zaten divan şiirinin de şarkı diye bir türü vardır. Halk şiirinde de türkü vardır. Bunlar sesin anlam oluşturmada önemli olduğu şiir türleridir. Benim yazdığım şiirde de vardır ancak sözcüklerle vardır. Ses ikinci plandadır. Bazı şairler sesi ön plana alıyor o zaman anlam sorunu ortaya çıkıyor. Ses de bir anlamdır ve ilk plandadır diyorsan; müzik yaparsın. Müziğin kaygısını şiir gibi zor bir işle yapmak yerine müzikle yap; daha rahat edersin. Bir sözcüğü ben şiire alacaksam; o sözcük şiirsel bağlama hizmet ediyorsa alırım. O sözcüğün harflerinden üreyen ses bütün plandadır. Ama sözcüğün ürettiği ses içinde yer aldığı sözcük öbeğine uymazsa vazgeçerim. Sesin de uyması lazım.
    BİÇİM VE ÖZGÜNLÜK
    -Bazı şiirlerinizde düz yazı biçimi kullandığınız görülüyor. Sizce şiiri düzyazıdan ayıran nedir ve niçin bu biçimi kullanıyorsunuz?
    - Şiirin bir nitelik olduğunu kavram olarak ilk kez Roland Barthes ifade etmiştir. Ama ondan daha önce Mallarmé şiirin duyguyla düşünceyle değil sözcüklerle yazıldığını söyleyerek; şiirin bir nicelik olmadığını da söylemiştir. Demek ki bir metnin ölçülü uyaklı sağdan sola dörtlükler biçiminde gibi geleneksel şekilde yazılıyor olup olmaması onun şiir olup olmadığını belirlemez. Metnin biçimi nasıl olursa olsun; önemli olan metnin niteliği tözü gerçekliği kavrayış biçimi kendini gerçekliğin yerine koyup koymaması. Öyleyse şiirdir siz onu nasıl yazarsanız yazın. Bizim edebiyatımızda bunun örnekleri pek fazla yoktur. Genellikle formel bir şiirdir Türk şiiri. Niceliğe ağırlık veren şiirin nitelik olduğunu henüz tam olarak kavramamış bir şiirimiz var bizim. Beni düzyazı biçimine iten şiirin bir bütünlük işi olduğunu gerçekliği kavrayış biçimi olduğunu anlamam oldu. Benim düzyazısal olan şiirlerimde daha çok bir durumun yaşantı kesitinin izlek olarak ele alındığı görülür; dinamik devingen bir izleğin değil.
    - Şairin özgünlüğünü ne belirler sizce?
    - Özgünlük sorunu aslında spekülatif bir sorun. Bazı insanlar bir sanatçının özgün olmasını her şey olarak görür. Ben öyle görmüyorum. Etkileyici güzel ol birazcık da geleneksel ol; ne çıkar yani bundan. Ben böyle düşünüyorum. Kendi karakterini kişilik yapısını dili kullanış biçimini şiirine yansıtmasıyla ortaya çıkar özgünlük bir şairin. Özgün olmak için çabalamaz şair. Yeni bir şey yaratmak için çabalar. Ama yenilik düşüncesi yoksa özgünlük düşüncesi olmaz. Yeniyi bulmak için de bir şairin kendinden en az iki yüz yıl önceki ve kendi kuşağının şiirini yakından bilmesi onları tahlil etmesi lazım.
    - Tiyatroyla ilişkiniz ne kadar etken şiirlerinizde? Etkiliyor mu?
    - Tiyatro üzerine formel eğitimim yok ama drama tarihi dersi veriyorum bu yüzden tiyatro okumalarım var. Üniversitede verdiğim derslerle ilgili olan okumalarımın tümü şiirimi etkiliyor; ufkumu açıyor yeni olanaklar sunuyor yeni sözcükler katıyor.
    YENİDEN KANIT
    - Şimdi dönüp baktığınızda nasıl buluyorsunuz ‘Kanıt’ı?
    - İnsan belli bir süre geçtikten sonra yazdığı şiirle arasında bir soğukluk oluşunca farklı bir gözle bakabiliyor. Son dört yılın hüzünleri yalnızlıkları itirafları öfkeleri yer alıyor bu şiirlerde. ‘Kanıt’ı benim şiir anlayışımın getirdiği tepe nokta olarak görüyorum ben. Bundan sonra yeni bir şey yapmalıyım. Mesela doğanın şiirlerimde daha farklı biçimde olmasını sağlamalıyım ya da şiir parçalanmış bir dil diyorum ama ben bunu yapabiliyor muyum? Çünkü bir bilgi insanda önce teorik oluşur; sonra onu yapar insan uygulamaya dönüştürür.
    - Şiir parçalanmış bir dildir derken ifade etmek istediğiniz nedir?
    - Gerçekliği parçalayarak ele alan bir dildir demek istiyorum. Bir yerde okumuştum öykü ve roman gerçekliği gündüz ışığında algılamaksa şiir şimşek aydınlığında algılar. Burada söylemek istediğim bu. Öykü ve roman bütünlüğün dilidir; şiir diliyse gerçekliği adlandırılmış biçimiyle değil kendisi adlandırarak kavrar. Karanlıkta şimşek çaktığında ne görürüz? Bir anda ve çok keskin ışık altında birbirine geçişmiş şekiller görürüz. Onun ne olduğuna sonra karar veririz kesin de söyleyemeyiz. Etkiler gerçekliğin şekillendirilmiş halini bozar birbirine geçiştirir ve bize bırakır onu adlandırmayı. Roman öykü gibi bütünsel sanatlar gerçekliği bütünleştirir adlandırır sana öyle sunar. Senin adlandırmana olanak vermez. O halde şiir parçalanmış bir dilse çok fazla boşluklar bırakmak zorunda metni okuyanın dolduracağı. Çağrışıma yer vermek zorunda. Ben şiirimde çağrışıma yeterince yer veriyor muyum yoksa müdahale edip tanımlayıp betimliyor muyum? Bunları daha fazla düşüneceğim. ‘Kanıt’ çıktıktan sonra bunları yapıyorum okuyorum araştırıyorum. Çünkü şiir bilgisi sonsuz bir şey. İçine girdikçe çok yeni düşünceler duyarlıklar oluşturuyorsunuz. Bu yüzden şimdi tasarladığım bir şiire başlamıyorum örneğin. ‘Kanıt’ın devamı olacaksa yazmam. Belli bir ustalık belli bir yetkinlik geliştiriyor şair. İstersen onunla istediğin kadar şiir yazarsın. Öyle yapan şairler var ama ben böyle düşünmüyorum. Her kitap daha farklı bir imge düzeyinde var oluş biçimi benim için. Öyle olmayacaksa seri üretim yapmanın âlemi yok. Kimse bizi tehdit etmiyor “şiir yaz” diye. Nasıl olsa şiir para da etmiyor…

    * ‘Bu Vakitlerde’ adlı şiirden.
    Kanıt/ Salih Bolat/ Varlık Yayınları/ 88 s.


    (Cumhuriyet Kitap 860)
     
     

    SALİH BOLAT’LA 'AÇILMIŞ KANAT' ÜZERİNE SÖYLEŞİ

     

     

    Faruk Bal- Yeni yayımlanan şiir kitabınız “Açılmış Kanat” ta turistler, mülteciler, piknik ateşleri, çalan telefonlar, işportacılar  gibi günlük hayattan bir çok figür ve nesne girmiş şiirlerinize. Hem güncel hayatla ilgilenen, hem de doğaya bu kadar yalın bir sesle bağlı olan Salih Bolat’ın  şiirlerini dünden bu güne hangi kaynakların beslediğini anlatabilir misiniz? 

     F.B.- Kitabınızın adından yola çıkarsak, Açılmış Kanat bize neleri çağrıştırmalı?

    S.B.-Açılmış Kanat...Kendini boşluğa bırakmadan önce alınan karar ve olanağın bilgisine ulaşmak için girilen tehlikeli süreçte bir güvenlik önlemi. Evet, müzik seslerin uyumuyla anlamlara; şiir ise anlamların uyumuyla müziğe ulaştırmıyor mu bizi? Ama hangi anlamlar? Dünyanın ve yaşamın şu gördüklerimizle, şu duyduklarımızla ve şu söylediklerimizle sınırlı olmadığını, duyularımızın dışında da bir anlamlar evreninin olduğunu hissediyoruz. Ama doğal dilin gücü bu evrene özgü anlamları ifade etmek için yeterli değil. İşte bu anlamlar evrenini, en azından kendi duyularımın sınırları içine çekebilmek için şiir yazıyorum. Boşluğun altını çizmek, onu kareler, yuvarlaklar ya da üçgenler içine alabilmek için... Bu yüzden taşları dinliyorum, bulutları anlamaya çalışıyorum, ateşin kaygısını, gecenin dilini, gölgenin tarihini bilmek istiyorum. Mültecilerin öykülerini, sınır boylarından gelenlerin anlattıklarını aklımda tutuyorum. Böylece, benim için yabanıl olan dünyayı ilk kez kendim biçimlendirmiş oluyorum. Bu çaba beni yeni anlamlara ulaştırırken, sözcüklere ilk kez benim dokunmama, dili ilk kez benim biçimlendirmeme olanak tanıyor, dünya karşısında bir yaban olan beni uygarlaştırıyor. Zaten T.S.Eliot, “Şiir insanlığın uygarlık öncesi düşünme biçimidir” dememiş miydi? “
     
    F.B.- Önceki kitabınız, Gece Tanıklığı’nı da anımsarsak, tanıklık etmeyi seven bir insan olarak, Açılmış Kanat adlı kitabınızda uzun soluklu oluşuyla büyük yer tutan, ”Güz Şarkısı” şiiri için de bir yaşantının tanıklığı denebilir mi?
     S.B.- Elbette denilebilir ama bunun bir şiirsel tanıklık olduğu unutulmamalı. Yani romanın ya da öykünün yaptığı gibi, bire-bir tanıklık değil. Çünkü roman ne kadar yazarın imgeleminin ürünü olursa olsun, dünyevi bir evren sunar. Romanda, bildiğimiz zaman ve mekan boyutları içerisinde gelişir her şey. Tanıdığımız karakterler ya da bireyler vardır. Oysa şiir, yabanıl ve ilkel bir düzlemden yapılan tanıklıktır. Eliot’ın dediği gibi, insanlığın uygarlık öncesi düşünme biçiminden yapılan bir tanıklıktır. Bu yüzden de şiir, kronolojik anlamdaki zamanın ve insanların kendilerini güvenlik içinde hissetmeleri için oluşturdukları mekanların dışında  ve ötesinde bir dil ile ifade eder tanıklığını. Şairin evren karşısındaki sürekli şaşkınlığı, sürekli sorular sorması bu yüzdendir. Şunu söyleyebilirim: Şiirin tanıklığı, herhangi bir yaşantıyı aydınlatmak, herhangi bir duyarlılığı onaylamak, herhangi bir duyguyu etkili biçimde ifade etmek gibi bir tanımlamanın dışındadır. Roman ve öykünün, sık sık sosyolojinin işlevini yerine getirmeye çalıştığı görülmüştür. Özellikle ülkemizdeki gelişen romana bir bakın: Ya gecekondu sorununu, ya köylülerin sorununu, ya kentli bireyin açmazlarını saptamaya  çalışır. Bunlar bence romanın olanaklarından yararlanarak yapılmış, az buçuk sosyolojik çalışmalardır. Gerçekte roman ve öykü de şiir gibi, insanlığın uygarlık öncesi düşünme biçiminin modern dile yansımasıdır. Böyle olunca, ne gerçek şiir yaşamın bire-bir tanıklığıdır, ne de gerçek roman. Bu, edebiyatın hiç bir işe yaramadığı anlamına gelmez. Tam tersine, şairlerin ve yazarların, yapıtlarında ürettikleri yeni, farklı etik ya da başka değerler, yapıtlarında ürettikleri “olanak bilgisi”, en az bilimsel bilgi kadar önemlidir.
     
    F.B.-Metin Celal “Yeni Türk Şiiri” adlı çalışmasında –anımsadığım  kadarıyla- 80 sonrası şiiri değerlendirirken genelde 80 öncesi toplumcu kuşak şairleri için şiiri yeterince bilmedikleri, toplumcu oldukları halde toplumsal eylemlerde görünmediklerini yazmış. Hatta kaynakça bölümünde sizin Yarın dergisinin  Kasım 85 sayısında Şiirimizde Olumsuz Gelişmeler adlı yazınız da gösterilmiş. Siz de 80 sonrası öne çıkan ve şiiri bilen  şairlerdensiniz. Ancak toplumcu damar daha belirgin şiirlerinizde. Metin Celal’in bu değerlendirmeleri hakkında neler düşünüyorsunuz?

     S.B.-  Her şeyden önce, dikkatinizden dolayı sizi kutlarım. Şiirimizin gelişim sürecini yakından izlediğiniz belli oluyor. Metin Celal’in yaklaşımlarına kısmen katılıyorum, kısmen de katılmıyorum. Şiire görevci bir kimlik yükleyen şairlerin, estetik kaygıyı geri plana ittikleri dönemler olmuştur. Ama zaten şiirimizin modernleşme sürecine baktığımızda, bugün gelinen noktada bile, öyle çok önemli bir poetik birikim sağlamış olduğumuz söylenemez. Eleştirinin yetersiz olması da, bir yerde şiirin bilgisel boyutundaki birikimimizin yetersiz olmasının bir sonucudur.  Ama 1940 kuşağı toplumcu şairlerimizin, estetik bilinçlenmelerinin yeterli olmadığı da bir gerçek. O birikimle bile iyi şiirler yazan şairlerimiz olmuştur. Ahmed Arif buna iyi bir örnektir. Bana gelince, Metin Celal’in söz konusu yazısının üstünden yirmi yıl geçmiş. Ben yedinci şiir kitabımı yayımlamışım. Metin Celal’in bugün aynı düşüncede olduğunu sanmıyorum. Ama hiç bir yoksul ve sömürülen ülkede, içinde yaşadığı toplumsal gerçekliğe sırtını dönmüş, yalnızca artistik kaygılarla sanat yaparak kendini var etmiş bir sanatçı hatırlamıyorum. Arjantin’li Borges  karşı örnek olarak verilebilir. Ve denebilir ki, “ülkesindeki faşist cuntanın başı olan general Pinochet ile arası iyi olduğu halde, bugün dünyanın önemli yazarları arasındadır.”  Oysa unutulmamalı ki, Borges, Arjantin’in gelmiş geçmiş en istisnai Milli Kütüphane Genel Müdürü’dür. Kitap okumaktan gözlerini kaybetmiştir. En şiddetli baskı dönemlerinde, en önemli mücadele yollarından biri, okumaktır! Ülkemizde kitap okuyan bir Milli Kütüphane Genel Müdürü hatırlıyor musunuz? Bugün Türkiye’de şiir, roman ve öykü yazan insanlar bilmeliler ki, 1940’lı yıllarda, Avrupa’da “saf şiir” düşüncesine karşı çıkan görevci şairlerden Eluard, Aragon, Neruda, sanatın varlık nedeninin düş olduğunu öne süren birer sürrealistlerdi. Kapalı (hermetik) şiirin babalarından olan Rene Char, Fransız Direniş Hareketinin önemli savaşçılarındandı. Epik tiyatronun babası Brecht, faşizme karşı savaşan en büyük savaşçılardandı. Öyle uzaklara gitmemize de gerek yok; Türk şiirinde biçimsel ve ideolojik devrim yapmış olan Nazım Hikmet de, çok iyi bildiğimiz gibi, gerçek bir demokrasi savaşçısıdır. Demek, sanatçının aydın olma sorumluluğu ve görevi ile sanatçı sorumluluğu ve görevi asla ters yönlü bir ilişki içinde değil, tersine doğrusal bir ilişki içindedir.
     
    F.B.-“elbette taş konuşur /acının yalın diliyle” diyorsunuz, “Şafağın Yolu  IV” adlı şiirde.Daha önceki kitaplarınızdaki şiirlerinizde de hep bir duruluk, hep bir yalınlık vardı. Salih Bolat “acının yalın diliyle” bir derinliğin susuşunu anlattı diyebilir miyiz?
     S.B.- Sürrealizmin sinemadaki en önemli uygulayıcısı olan Luis Bunuel’in bir sözünü hatırlıyorum: “ Saygınlık sessizlikte vardır.”  Gerçekten de saygın bir şey yaptığınızı düşünüyorsanız, örneğin şiir gibi, bütün insanlığın iletişim aracı olarak kullandığı dil gibi bir araçla sanat yapıyorsanız, gürültü çıkarmaya hiç gerek yoktur. Üstelik hiç kimse sizi buna zorlamamışken ve gönüllü bir etkinlikte bulunuyorken. Elbette yaşam o kadar yalın değil. Ama her karmaşanın altında korkunç bir yalınlık yatar. Bu yalınlığa ulaştığınız zaman, kendinizi hangi sanat türüyle ifade ederseniz edin, ister heykel ile, ister şiir ya da müzik ile, bütün beğeni düzeyindeki insanlar sizi anlayacaklardır. Yani “iyi” sanat yapıtını herkesin fark edeceği kanısındayım. İşte ben de şiirlerimde, yedi kitaplık şiir serüvenim boyunca, böyle bir yalınlığa ulaşmak için çabaladım. Bunu başarıp başaramadığım, elbette süreç içerisinde değerlendirilecek. Şunu da belirtmeliyim ki, bu “yalınlık” sorunu, bazen farklı yorumlanabiliyor. Örneğin kimi şairler, yalınlığa ulaşmanın bir yolu olan “sözcük ekonomisi” ni, “sözcük cimriliği” düzeyine indirgiyorlar  ve yalın şiir yazmak adına, neredeyse birkaç sözcük çevresinde dolaşan ilkel bir şiir yazıyorlar. Oysa, Melih Cevdet Anday’ın da vurguladığı gibi, her şiir bir dil deneyidir. Şiirsel yaşantıdaki, şiirsel anlamdaki yalınlığa, her zaman sözcükten tasarruf ederek varamazsınız. Bazen de sanat yapıtı olan şiirin içeriğinden, anlamlarından, yaşantı boyutundan tasarruf ederek ulaşabilirsiniz. Şiirde yalınlık, derin anlamlar oluşturmanın önemli bir yoludur. Yalınlık, şiir dilini yarattığı çağrışımların derinlere inmesini engelleyen çapaklardan, fazlalıklardan arındırma çabasıdır. Taşlara, ağaç köklerine çarpa çarpa akan sığ akarsuları düşünün, ne büyük gürültü çıkarırlar. Oysa derin bir gölün büyüsü, sizi kendine çeker.
     
    F. B.-Neredeyse her kitabınızda kar ile ilgili şiirleriniz yer alıyor. Bu kitabınızda da kar ile ilgili şiirleriniz var. Kar nedir sizin için?
     S.B.- Evet, “kar” imgesi, başka imgeler gibi, örneğin taş, yağmur, rüzgâr, tren, gece imgeleri gibi, şiirlerimde yaygın olarak yer alıyor. Kimileri bunları “şiirsel imge” olarak adlandırıyorlar. Sorunuzu yanıtlamaya çalışmadan önce, çok önemli gördüğüm bu durumu biraz açmalıyım. “Ham imge” ile “şiirsel imge” aynı şeyler değildir. “Kar” da bir ham imgedir. Çünkü zihnimizde görsel bir karşılığı vardır. Oysa şiirsel imge, ham imgenin müdahale edilmiş, estetize edilmiş biçimidir; bir anlamın görsel tasarımıdır. “kar için gelmiştim, yeriniz yoktu, sustum” dizesindeki “kar” imgesi, artık bir şiirsel imgedir. “Beyaz bir sessizlik halinde yağıyor kar” imgesinde olduğu gibi. Çünkü kar, buradaki dizelerin ürettiği şiirsel yaşantı bağlamında bir imgedir. Bağımsız değildir. Oysa ham imgeler bağımsızdır. İşte, konuya böyle yaklaşırsanız, sanırım kar imgesinin her şiirde yeni bir görünümle karşımıza çıktığını görebilirsiniz. Bunu başarabildiğim ölçüde, elbette...Sorunuza dönersek, kar benim için şiirlerimde kullandığım bir hammaddeden başka bir şey değildir. Ama kar ham imgesinin kullanıldığı her şiirsel imge, özgün bir durum olduğundan, karın kullanıldığı her şiirsel bağlam için ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Eğer her şiirimdeki kar, size aynı karı çağrıştırıyorsa, hiçbir zaman şiir yazamamışım demektir. Bu da, şiir adına kendince bedeller ödemiş biri olarak, benim için korkunç bir durum olur her halde?
     
    F.B.-. “adını koymasak da aşktı/ masada aynı boşluğa bakmak” diyorsunuz bir şiirinizde. Peki aşk nedir sizce, şiirsel bir hammadde olarak ya da şiirsel imge olarak? Şöyle sorayım; aşkın şiirsel değeri ve gerçek değeri sizin için nedir?
    S.B.- Öteden beri en zor yazılan şiirin aşk şiiri olduğu söylenir şairler arasında. Oysa aşkın dili, şiirdir.Aşkın, insanların günlük yaşamlarında yer alan (alması gereken) önemli bir olgu olmasına karşın, yeterince dilsel düzleme taşınmaması,  onun yeterince kavramlaştırılmamış olmasını da beraberinde getiriyor. Böyle olunca da, aşk etkinliğinde bulunan bir insan, temelde bir iletişim biçimi olan bu etkinlik içerisinde, dilsel davranışının ne olması gerektiğini bilemiyor. Bu insan eğer görece eğitimli birisiyse, aşkı dilsel düzeye taşımış olan şiir kitaplarına ya da romanlara başvurarak, içinde bulunduğu durumun dilsel karşılığını edebiyatta arayabiliyor. Ama, Edgar Morin’in belirttiği gibi, Devlet Demiryolları memuru , üst düzey bir yönetici ya da bir kamyon şoförü ise, Sabah gazetesinin üçünce sayfasındaki cinayet haberlerinin konusu olma olasılığı yükseliyor.
    Ne var ki, aşk bir gerçektir, şiir ise bir yanılsama. Ama aşkın öznelerinin gerçek olması, aşkın da gerçek olduğu anlamına gelmeyebilir. Yoksa aşk da mı bir yanılsamadır?  Gerçi buradaki “yanılsama” ve “gerçek” sözcüklerini biraz açmam gerekiyor: Aşk ve şiir bağlamındaki gerçeği, toplumsal uzlaşmanın, yasalara bağlanmış verili dünyanın öncesindeki “hakikat” olarak kavrıyorum. Yani yabanıl olan, vahşi olan; bilinen deyimiyle, doğal olan! Demek aşk ve şiir, vahşetin çağrısı...Morin de, “ kültürel ve toplumsal bir gelişmeye bağlı olsa da, aşk toplumsal düzene itaat etmez” diyerek, bizi destekliyor. Bütün bunlar bir kültür sorunu olduğuna göre, Fransızlar bu durumu çok önce keşfetmişler ve gerçek için realite, hakikat için verite sözcüklerini bulmuşlar.
    Evet, aşk olgusunu toplum dilsel düzeyde açıkça, legal biçimde yaşamadığı için, bu olguyu sanatın, özellikle de şiirin diliyle yaşamaya çalışıyor. Oysa sanatın ve şiirin dili, bir metafordan, eğretilemeden  başka bir şey değildir. Eğretileme: Bir varlığa ya da kavrama, asıl adının dışında , benzediği düşünülen başka bir varlığın ya da kavramın adının verilmesiyle yapılan bir söz sanatı. Diğer bir anlatımla, eğretileme, bir sözcüğün, çok belirgin ya da çok belirsiz biçimde yapılan bir karşılaştırma sonunda, alışılmış anlamı dışında kullanılması. Demek aşkın özel bir dili var. Şöyle de diyebiliriz: Şiir, doğal dil üstüne kurulan, anlamsal çok değerliliğe sahip bir üst dil ise, aşk da bir üst dildir. Öyleyse bu dile sahip olmak, bu dili anlamak, bir öz-eğitim gerektiriyor. Anonim olmayan, tikel ve bireysel olan şiir dili, eğer aşkın da diliyse, demek aşk da anonim değildir, bireyseldir, diyebiliriz.
     
    F.B.-Artık 2000’li yılları yaşıyoruz. Günümüz şiirleri için  sizin “su falı” nızı öğrenebilir miyiz?
    S.B.- Şiirin çok yazılmasına karşın, dolaşımının, dolayısıyla da şiire olan talebin “piyasa” düzeyinde gerilediği bir gerçek. Son yıllarda, şiir yayıncılığı para getirmediği için, yayınevleri ve kitapçılar tarafından ilgi görmüyor. Şiirin aleyhine olan bu gelişme, şiir yazan insanlarda motivasyon azalmasına neden olduğundan, örneğin 1980 öncesi ve hemen sonrası dönemlerde olduğu gibi, şiiri toplumsal kültürlenme sürecinin ön sıralarında göremiyoruz artık. Onun yerine öykü ve romanın geçtiğini görüyoruz. Bu duruma bakarak, şiirin öldüğünü öne sürenler de var. Eğer şiir kendine özgü söylem biçimi olan bir insani etkinlikse, ölmesi söz konusu olamaz. Bu durumda, şiirin öldüğünü öne sürmek, insanın öldüğünü öne sürmek anlamına gelir. Bu gün bütün dünya edebiyatlarında, şiirin bazı işlevlerini, düzyazı, özellikle kısa öykü de yerine getirebilmektedir. O zaman şiirin anlamının evrildiği bir dönüm noktasında bulunduğumuzu düşünüyorum. 1940’lı yıllarda Roland Barthes, şiir ile düzyazı arasındaki farkın niceliksel değil, niteliksel olduğunu belirtmişti. Bu anlamda, niceliksel bir özellik olan “uyum (ritm)” boyutunun, dile şiirsel özellik kazandıramayacağını vurgulamış ve şiirden çıkarmıştı. Şimdi geldiğimiz noktada, şiir adına bırakınız zihinsel çağrışımlara dayanan metinleri, düpedüz öykü olan metinler yazılıyor. Ben şiiri düzyazıdan ayıran farkın niteliksel olduğunu düşünmekle birlikte, bunun tek başına yetmediğini, “uyum” a yeniden dönülmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama uyum sorununun da klasik ölçü, uyak gibi tekniklerle sağlanamayacağını, şiiri düzyazıdan ayırabilecek, niteliğe yönelik yepyeni  uyum anlayışı geliştirmek gerektiği düşünüyorum. İşte şiiri düzyazıdan ayıracak bu yeni uyum sorununun, sözcükler düzeyinde değil, anlamlar düzeyinde sağlanması gerektiği kanısındayım ve bu yeni anlayışımı uygulamaya çalışıyorum. Anlamlar düzeyindeki uyumu ise ancak şiirsel imge ile sağlayabiliriz. Anlamın görsel tasarımı demek olan şiirsel imge üzerine yeniden düşünmek, şiirsel imgeyi eskiden olduğu gibi küçümsememek gerekiyor. Çünkü artık şiirsel imge, şiir dilinin vazgeçilmez aracı haline gelmiştir. Bundan sonra, imge ile şiirsel imge üzerine düşünce üretmemiz gerekiyor. Dünyanın en iyi şiirini yazan Rene Char, Adonis, Yives Bonnefoy gibi şairlere bakınız, yepyeni imge anlayışıyla şiir yazdıklarını göreceksiniz.
     
     F.B..- Şiirlerde genellikle umutsuzluk var gibi görünse de, böyle bir izlenime neden olan şeyin, umudun alışıldık imge ya da mazmunlarla yansıtılmamasının neden olduğunu düşünüyorum.  Yanılıyor muyum?  

    S.B.- Gerçek yaşamda salt anlamda, mutlak anlamda umut yok ki! Umutla umutsuzluk iç içedir. Hem umut dediğimiz şey, bu günden çok soyut bir gelecekle ilgilenenlerin işidir. Soyut bir gelecekle ilgili olarak, projesi olanların işidir. Elbette benim de bireysel anlamda bir gelecek projem var. Hatta yanında yer aldığım kimi toplumsal projeler de var. Ama geleneksel anlamda “umut” kavramı, bence yerini “vizyon” kavramına bırakmıştır. Umut, geleneksel aydınlanmacı anlayışın bir sonucu olarak, sınıfsal çelişkilerin keskinleşmesiyle, bence artık “demode” bir kavramdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Sartre, Camus gibi varoluşçuların sorgulamalarıyla, tarihsel anlamını yitirmiştir. “Barış” kavramı gibi. Bu iki kavram, bence sınıfsal çatışmaları pasifize etmek için üretilmiş ya da zaman içerisinde böyle bir işlev yüklenmiş kavramlardır. Güçlülerin-güçsüzlerin, ezenlerin-ezilenlerin, egemenlerin-tabilerin oluşturduğu toplumsal yapılarda, “umut” ve “barış” kavramları, olsa olsa eşitsizlikten doğan çatışmanın şiddetini azaltmaya hizmet eder.
     
    F.B.- “Açılmış Kanat”ta bol bol sorular soran bir şiirsel dille karşılaşıyoruz. Bazı şiirlerde de yanıt aranıyor gibi görünülse de, insanı boşlukta bırakan bir şiirsel yapıyla karşılaşıyoruz. Yani yine sorular...
    S.B.- Ben şiiri de felsefe gibi varlığı sorgulayan bir söylem biçimi olarak görüyorum. Şiirlerimde soru kipinin yoğun olarak yer alması, sanırım bunun sonucu. Burada, Hilmi Yavuz’un bir saptaması akla gelebilir: Türkiye’de ve bazı ülkelerde, felsefenin şiir ile yapıldığı görüşü. Bu saptamaya büyük ölçüde katılıyorum. Gerçekten de bakınız bir Melih Cevdet Anday, Özdemir Asaf, Sabahattin Kudret Aksal, Asaf  Halet Çelebi, Hilmi Yavuz gibi şairler, şiirlerinde büyük ölçüde felsefe yapmışlardır. Hilmi Yavuz’a katılmadığım nokta, şiirimizi bütünüyle felsefenin içinde görmesidir. Örneğin benim şiirim, pür felsefe değildir. Aklın olanaklarından yararlanmakla birlikte, imgesel bir dildir. Tikel olan şiirsel dilin  nesnelleşme sürecini kısaltmak için, aklın nesnel özelliğinden yararlanıyorum, hepsi bu.
     
    F.B.-Sivas’la ilgili şiirler de var kitabınızda. Anımsatmak acı olacak ama, o gün yanmanın acısını ben de duydum. O ateşin acısı hiç soğumadı. Şiirlerinize baktığımızda sizde de soğumamış...
    S.B.- Sivas katliamı, Yirminci Yüzyılın insanlık suçlarından biridir. Bu katliam, uluslaşma sıkıntısı çeken ülkemiz için de bir olanaktı bir bakıma. Neydi ulus? İnsan topluluklarının din, dil, ırk, tarih gibi değişkenler konusunda ortak uzlaşımlara, kabüllere  varması değil mi? Eğer toplumun topyekün lanetlemesi gereken Sivas katliamı, din ya da başka bir etken gözetilerek, bir kısım insanlar tarafından lanetlenmemişse ya da bu katliamı yapanlarda haklılık payı aranmışsa, bırakınız ulus olmayı, insanlığın barbarlık dönemini aşamamışız demektir. Kendi sanatçılarını, şairlerini yakan bir halk olur mu? Orada yakılan şairler, benim en yakın arkadaşlarımdı. Dolayısıyla ben de orada yakıldım. İnsan yoksa, inancın bir anlamı var mı? İnançlar, insanlar içindir. Hangi inanç olursa olsun, insanları yakmayı haklı görmez, görmemelidir. Sivas katliamı içimde taze bir yaradır ve hiçbir zaman iyileşmeyecek.