Salih Bolat



SEÇME ŞİİRLER

  • seçme şiirler

    SAKIN VAZGEÇME  
     
     
    o orada dursun
    gecenin belirlediği şey
    başlangıcın bilgisi
    sakın vazgeçme
    ateşin omzuna yaslan
    suya tutun
    eğer yorulursan.
     
    bilmediğin bir yola çıkarsan eğer
    sakın vazgeçme
    göğü, kırları, denizi yanına almaktan
    ihanetle karşılaşırsan kuytu bir yerde
    ondan ayırma gözlerini
    bir savaş gemisini izleyen iki yunus gibi.
     
    eğer bir şeyler söylemen gerekirse
    sakın vazgeçme
    yabanıl şiirler okumaktan
    gerçek aramızda dolaşıyor nasılsa
    kesecek boyun arayan sabırsız bir kılıç gibi.
     
     
     
    ZAN
     
    bir tay soğuk suya tutuyor alnını
    yağmurlu bir avluya giriyor ışık
    beni aydınlıktan ayıran şey bu olmalı
    bu görüntü
    bu zan.
     
    bakışlarından boşalan aynada
    açılan oyuk
    hayvanların yaladığı kaya tuzu
    bana kalan.
     
     
     
     
     

     
    KRİSTAL
     
    ışığından yaptın beni
    yaz çalılıklarındaki
    güneş gibi.
     
    senin çığlığını atıyorum.
     
    havalanan kuşlara şaşarım
    nasıl karıştırmazlar kanatlarını
    gecenin ceketini tutuştururken
    bir kav, soyunup giden.
     
    senin şimşeğini öpüyorum.
     
    bir gök seni kendine çağırıyor
    hangi tanrının bizim için tasarladığı
    aşkın yoğunluğuyla aynı kışta
    karın çekip gitmesine rağmen.
     
    senin karanlığına giriyorum.
     
     
     
    CEZA
     
    göğü unut
    tek başına ölmüş bir karanlık ol
    banliyö trenlerinin camından bakan yenilgi gibi
    bak, denizi nasıl yağmalıyor martılar
    uzaklaşıp git, kendinde eri, çözül
    değil mi ki orda yoktun.
     
    gemi enkazlarının dibindeki katranla hesaplaş
    limandaki halatların arasına sıkışmış yengeç gibi
    çaresizliği incele, bir sonuca var yalnızlığından
    hani ilk rüzgarla düşen yapraklar vardır
    onlara oy ver, yaşamıyor olmayı seç
    değil mi ki söylemedin.
                                             
     
    çalışkanlığın haritasını çizen karıncaları gözet
    ağaçlara koş, köklere yalvar
    kiminse kumdaki ayak izleri, onu bul, tartış
    takip edilen bir pars gibi
    geceyle arandaki boşluğu ölç
    değil mi ki göremedin.
     
     
     
    ANAFOR
     
    yazla yıkanmış bir çan çalsa
    dağılsa son servilerdeki sis
    bu taşın ve ekmeğin zamanı, desem
    henüz erken, dersiniz
    kan sussun, kapı açılsın
    o zaman söyle
    dersiniz.
     
    oysa ağlamaz ki dövülen bakır
    koşan bir at dönüp bakmaz arkasına
    içinde yüksek sesle konuşan adamlarla
    düşkırıklığı taşıyabilir bir balıkçı teknesi
    bir demirin kıyısında
    boşuna beklersiniz.
     
     
     
                        
     
     
                                ANLADIM
     
                          tarlaların sınır taşlarını kaldırdım
    yaza hazırlanan böceklere baktım.
     
    nehrin sürüklediği kuma sordum:
    kin nedir, nasıl geri dönülür kıyıdan?
     
    gök haritalarını inceledim, yıldız motiflerini
    savaşla barış arasındaki uzaklığa çalıştım.
     
    ölüm yoksa bu dünyada, hayat da yoktu
    eğilmek gerekirdi rüzgarın önünde, bunu bildim.
     
    dere yataklarını izledim, gül tarhlarını
    karıncanın yitirdiği yolu buldum.
     
    unuttum kimdim, semt pazarında dolaşırken
    anladım, su satan çocuklardan biriydim.
     
    BELİRSİZLİKLER 
     
    IV.
     
    biz size matematiği verdik. hesaplayın ve bilin diye. yakamozları oluşturan ışığın kaygısını, ayın geceyle buluşmasındaki gizi, gecenin tırmandığı kayalıkların sessizliğini...ama yanlış hesapladınız. her halk gibi yanlışınızı kutsadınız. çizmelerinizden tüten buhardan anlaşılıyordu az önce aşağıdan geldiğiniz. gerçi elleriniz derinlikten yapılmıştı. zaman zaman boşlukta kaybolup gitmeleri bundandı. pişmanlık içinde dönüp gelmeleri de. çarşıdaki dükkanların tentelerinden sızan yağmura benziyordu alınlarınızdaki ter. ayrılık kokuyordunuz. umulmadık bir zaman. bahçedeki taşların yuvası. salyangozun yolu. kök.
     
    deyin ki: beklenen bir yolcunun gecikmesiyle kaygıya dönüşmüş mutluluk mu yüzümüzdeki? sıcak bir ekmek taşıyan el gibi acıya katlanmaktan hoşnut bir ses mi kulaklarımızdaki? sokaklarımızı diklemesine kesen akşam ışıkları içinde geçip giden yağmur mu? yoksa sorulmuş bir sorunun yanlış karşılığı mı bu kimsenin ilgilenmediği adamların söyledikleri? kuş ve çiçek resimleri çizmek için gerilmiş kumaş gibi, nereye kadar açacağız avuçlarımızı?
               
                biz size matematiği verdik.
                hesaplayın  ve     bilin.
     
                             V.
     
    yola çıkarken kapattığın kapının kederini unutma. evden uzaklaşırken, arkandan bakakalan pencerelerin sessizliğini de. tekrar düşün, her şeyi aldın mı yanına? vazodaki kurumuş nergislerin geçmişini, sokağa uzanmış balkonun merakını, buğday vermeyi unuttuğun iki kumrunun hüznünü, halının ucuna düşen güneşte ters dönmüş terliğin çabasını, aynanın önünde açık bırakılmış tırnak makasının çaresizliğini, sabah kahvaltısında hiç dokunulmamış ayva reçeli tabağının düşkırıklığını,yves bonnefoy’nun şiirlerindeki karanlığı.
     
    doğru, insan yola çıkarken mutlaka bir şeyleri unutur. örneğin “hoşçakal” sözcüğünün önüne eklemeyi tasarladığı sözcüğü, yolda yemek için sepetten aldığı elmayı, akşamdan bu yana mırıldandığı şarkıyı...
     
     
                            yola çıkarken ayrıldığın kentin adını unut. anısını
              
                asla!
     
     
     
                              X.
     
    reddediyorum kanı. bir nehirle suçlanmayı. bu bağışlanma, aynanın tasarladığı yanlışlık olmalı. seni şimşeğin içinden çekip aldığımda, geceden artakalan ne vardı ki elimde? bir yaz günü, bir okaliptüs ağacının altında, bir kanepede can çekişen gölgeden başka! sen su verdin o demire.ayaklandırdın.gecenin örtüsünü kaldırdın ve   “bakın!” dedin, “ o şey yok, o beklediğiniz delta, ölünün masum yüzündeki adlandırılmamış yol, bakırın soluğu, boşuna beklemeyin, yok!” dedin.
    reddediyorum köklerin sessizliğini. hayır, o ben değilim! onların ruhlarının işlediği cinayetin kalıntıları. halatlar, sargı bezleri, enjektörler arasından görülen bir sokak kesiti. kim geçiyor olabilir ağaçların ordan? besledikleri kötülük. mutluluk korkusu. uçurumlar için tuttukları raporlar.
    gökyüzüyle tehdit edildiğimde, ilk sen çıktın bir adım öne. beni kayırdın güze karşı. anlamıştım, onun sen olduğunu. katledilmiş yıldızların arasından çıkıp gelenin. ateşten yapılmış bir taçla, ıssız ve soğuk ülkemin tahtına oturanın.
     
     
    KİM?
    sabahın otlarına basan, rüzgâr değilse, kim?
    tutkunun ateşiyle kıvranan ve erkenden uyanan
    sessizliğin henüz olmamış meyvesine dokunan?
    yabancı bir rüyadan, uzak bir dağdan
    ya da yalnızlıktan
    oluşmuş yabanıl zamanın içinde
    kim, karanlık taşta pişirilmiş ekmeğin
    sıcaklığıyla avunan?
     
    acının bilgisiyle bilmek isterim, ışığı kışkırtanı
    gecenin yolunu keseni ve duasıyla yatıştıranı
    dalından kurtulmak için çırpınan yaprağı.
    düşünceli ağaçlarıyla şu ormanı tanıyorum, o değil
    vazgeçişin şarkısıyla bu kaçıncı karşılaşmamız, ıssız yazda?
    ayrılan da değil, çelikten bir çabayla açtığı yatağından
    göğün nedenini soran ya da bir kuramı uygulayan
    çölün kaygısıyla biçimlenmiş yazıyı okuyan, hiç değil
    solgun bir lambanın aydınlığında, bir savaş barakasında.
     
    sabahın üşüyen tohumunu ısıtan, güneş değilse, kim?
    sözün kapatılmış ocağını zorlayan, yıkık bir omuzla
    ödünç alınmış ve kırılmış kemiğin bedelini ödeyen
    silinmiş gölgeden, biçilmiş yoncadan ya da kuşkudan
    oluşmuş belirsiz gövdenin sınırlarında
    kim, hüzünlü bir mutlulukla kımıldayan?
     
    ölümün mutlaklığıyla durdurmak isterim yolu karartanı
    kuşun uykusunu böleni ve zulmüyle susturanı
    bize unutulmuş sesi hatırlatan kanı.
     
    bu vaki̇tlerde
     
    bu vakitlerde bir devedikeniyle konuşur güz
    gidiyormuş gibi yapar gökyüzü, yanıltır
    acının ekmeği için ayrılmış unu.
     
    bir ovayı doğurur sürüdeki atlardan biri
    tohumunu geri ister toprak, direnir
    batıya gitmekten vazgeçer kentin uzayan gölgesi.
     
    ıslanmış ve şişmiş bir kitap gibi
    yükselir kanyonun iki yamacı
    bu vakitlerde düşer tuzağa gecenin tilkisi.
     
    denizi bekler kıyıda birkaç martı
    liman işçileri, halatlar, gemi iskeleti
    bu vakitlerde gelecek ve tuzu öğretecek denizi.
     
     
     
     
    Açılmış Kanat 
      
    en eski yüzlerimizle duruyoruz ayakta
                   alacakaranlığın kapısında
    kollarımızda yıkılmış tapınakların büstleri
    yalın ve anlaşılır şeyler konuşuyoruz
                   gelecek günler hakkında
    diyoruz ki, artık kararmayacak sözün gümüşü
    bir bulutun gölgesi olsun düşmeyecek alnımıza
    ölüler de yiyecekler güz yemişlerini
    gece toplayacak uykunun dağılmış harmanını
    bir kez daha dinleyeceğiz toprağın öyküsünü
    rüzgârın iteklediği bir dal nasıl direnirse
    nasıl büyülerse kartalın açılmış kanatlarındaki görkem
    sorularımızla şaşırtacağız suyu ve ateşi:
    söyleyebilir mi bize şafakta gidilen yolun şarkısını
    vurulmuş bir askerin miğferinde biriken yağmur
    kanın ormanında süren yangın?
     
     
     
     
    GECE TANIKLIĞI I
     
    sesizce iniyor mermer merdivenler 
    dolunay var minarenin arkasında 
    tıka basa bulut dolu ağaçlar 
    ne anlama geldiğini kimse bilmiyor bunun 
    yol üstünde unutulmuş yolculukların, 
    ayak seslerini biriktiren çocukların, 
    gecenin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor. 
    zamana ekliyor kendini 
    herkes, ağlıyor.
     
     
     
      GECE TANIKLIĞI II
     
    her taş yürümek istiyor, baksana 
    anımsamak istiyor kül, ateşin başlangıcını 
    yeşermek istiyor kan, gecenin kollarında 
    gülmek istiyor ölüler, baksana. 

    eşilmiş toprak, bulunmuş tohum, küf 
    kim anlatabilir ki hüznün mesafesini 
    dağ öyle durmuşsa, bir bildiği olmalı 
    bir bildiği olmalı, deniz çıldırmışsa 
    şu yalnızlık, şu aşk, şu ölüm 
    geceyi deliyor kuşun soluğu, baksana.
     
     
    GÜZDE
     
    sarayburnu aile çaybahçesinde bir güz öğlesi
    sen ben ve adını bile bilmediğimiz bir istanbul
    oturmuş konuşuyoruz her şeyden
    senin ellerin masanın üstünde
         uzun bir koşuya hazırlanıyor
    ben geçip giden gemileri kovalamaktan
         soluk soluğa kalmışım
    istanbul uykusuz gözlerini oğuşturuyor
    bir martı beyazlığını düşürüyor masamıza
    bir polis kimliğimizi soruyor
    zaman geriliyor geriliyor geriliyor
    wilhelm tell’in eli titriyor ve kalbime saplanıyor ok
    hemen ölüyorum orda ama duyuyorum sizi
    cesedimin soğumaması için
    istanbul güneşini açıyor üstüme
    ölümüm dünyanın dengesini bozuyor
    başucundaki sarsıntıdan anlıyorsun bunu
    ağzındaki öpücüğün düşmesinden
    sarayburnu aile çaybahçesii'nde bir güz öğlesi
    sen ben ve adını bile bilmediğimiz bir istanbul
    oturmuş konuşuyoruz her şeyden.



    ömrüm,  diyorum
    - bir rüzgar düşüyor gömleğimin yakasına
    sararmış eskimiş bir rüzgar
    usulca uzanıp alıyorsun onu
    saatlerce oynayıp duruyorsun elinde
    avucundaki terden ıslanıyor yırtılıyor
    eriyip gidiyor sonunda
    yalnızca bir serinlik kalıyor
    ellerinden bana doğru yayılan -
    işte böyle başlıyoruz her şeye
    masallarına ihanet eden iki masal kahramanı gibi
    iki gerçek oluyoruz seninle
    yerküreyi masamızın üstüne koyuyoruz, debelenip duruyor
    gemiler rıhtımlara ayrılık boşaltıyor bugünlerde
    istanbul bir yerlerde yaprak döküyor.

    bu güz gününde herkese yepyeni bir tanrı düşerken
    bizim payımıza çok kullanılmış bir tanrı düşüyor
    şimdi bu tanrıyı alsak götürsek
    sisli bir kent ikindisine
    yedirsek içirsek elini yüzünü yıkasak
    ikametgah ilmuhaberi istesek mahalle muhtarından
    yalnızlığımızı yasallaştırsak
    sonra tanrımızı götürüp bağışlasak
    tanrı sevenler vakfına
    bütün geliri size aittir desek
    biz yalnızız, yaralıyız, henüz çocuğuz 
    kendi sularımızda çırpınıyoruz
    bu tanrı bize fazla desek.



    hayatta herkesin mutlaka
         bir sarayburnu aile çaybahçesi varsa
    hayatta herkesin mutlaka bir istanbulu varsa 
    hayatta herkesin mutlaka bir tanrısı varsa
    ve biz tanrısız kaldığımıza göre
    sen benimle mi gelirsin
    ben sen de mi kalırım
    bunu bırakalım şu geçip giden bulutlar düşünsün.
     
    ŞARKI SÖYLE
     
    bugün eve gitme yusuf şarkı söyle
    dersten çıkmışsın bak elin yüzün tebeşir
    yağmur yok dışarda hava çok güzel
    gelirken bir çiçek çarptı alnıma
    alnım bu yüzden ıslak
    al bu şiiri önce dizelerine ellerini sil
    dersten çıkmışsın bak elin yüzün tebeşir.

    yusuf beni dinlersen bize gidelim
    karım var evde seni görünce sevinir
    son günlerde bunalımlı bilirsin çocuk ev iş
    çocuğa bir çukulata karıma nergis alırız
    olmazsa bir şişe hititle ağzımızı kana bularız.

    sizinkilere haber verme istersen bir telefon aç
    nasıl olsa tahmin ederler bizimle olduğunu
    şöyle bir düşündüm de dünyayı ülkemizi kendim
    kuşku ve korkuyla nasıl yaşarız böyle?

    bugün eve gitme yusuf şarkı söyle.




    Bir Gün Ölürüm Ben   
      
    bir gün ölürüm ben 
    milad benim adımla başlar 
    alnımda at koşturur kanlı çocuklar 
    bilemem, nereye yağar 
    sokak ortasında bıraktığım yağmur 
    hangi hayatı savurur içimde büyüttüğüm fırtına 
    yüzümden bir kuş sürüsü havalanır 
    birden bir şarkıyı susar 
             kitaplarımda altını çizdiğim yerler.
     
    bir gün ölürüm ben 
    belki bir gece treninin camına düşer başım 
    dışarda bir telgraf teli çizip gider karanlığı 
    içerde yolcular uyuduğumu sanır 
    yalnızca bir kız düşürdüğüm gülücükten anlar öldüğümü
    yakama bir gözyaşı iliştirir.
     
    bir gün ölürüm ben 
    belki yığılıp kalırım bir dostun kollarında 
    güz vurgunu bir çınar gibi dökülüp kalırım 
    her yaprağım kendi rüzgârından sorumlu tutulur 
    ta ki uzak bir kışlada toplanma borusu çalınır 
    tüfeğini yitirmiş bir asker suçluluğuyla giderim 
    derin, sessiz, ışıklı bir göl gibi 
    kendi kıyametimi beklerim.
     
    bir gün ölürüm ben 
    belki bir ölüm tezgâhında terler içinde 
    o anda kar fırtınasına tutulmuştur dağ başında bir çiçek 
    hiç acı duymam, çiçeğin acısını duyduğum için 
    ama ölmekten korka korka ölürüm 
    yaşamayı sevdiğim için.
      
      
      Gülün İlkesi 
      
                        dağa çizilmiş resimdir
    bir çocuğun babası olmak
    yakından bakınca anlaşılmaz
    uzaktan belli eder kendini.
     
    taşrada yalnız yaşamaktır
    bir çocuğun babası olmak
    atlarla çarşıya girince köylüler
    upuzun bir turna katarı
    sonbaharın altını çizer.
     
    radyoda uygun bir istasyon aramak
    aynanın önünde yılların tortusunu taramak
    hep aynı dalda açmaktan yorulmak
    başka nedir, bir çocuğun babası olmak?
     
    gülün ilkesidir vaktinde solmak.
     
     
      
    Hesaplaşma
      
    bir akrep bırakıyorsun gecenin yatağına
    boşluğun basamaklarında oyuklar açıyorsun
    yaşadıklarımız adına ne varsa yakıyorsun cehenneminde
    biz değil miydik çıplak ayaklarla basan
          yoksulluğun sıcak küllerine
    pazarda, meyvelerin içinde bir uçurum arayan
    kuşların alnında patlayan ikindi rüzgarında
                  ellerini kaybeden, sonra bulan
    şafağa kır çiçekleri taşıyan, onca çaresizlik varken
    biz değil miydik geçmişini geri isteyen
                   bozulmuş hesaptan
                   dağılmış yükseklikten
                   gerilmiş ağdan
    anlatsın bize hiçliğin terazisinde tartılmış kumaşı
    zamansız verilmiş karar, biçilimiş ufuk
    ay ışığında soluklanan tırpan.
      
    bir düşün, ağaçlardaki gün batımının ağırlığını
    uzun gölgeleriyle akşama sokulan atları
    balıkçının sepetindeki yılanbalıklarını
    hemen görünüveren sabırsız birkaç yıldızı
                bisikletiyle patikada ilerleyen genç kızın
                saçlarına iliştirdiği papatyalar gibi
    bir düşün, biz değil miydik şimşeğin acısını duyan?
     
    kim unutabilir taşın yırtılan sesini
    ölüme verilen sözden kim dönebilir
    derler ki, insan ayrılınca bir ağaç sökülürmüş içinden
    bak, bir orman sökülüyor ihanete uğrayınca
    düşün, biz değil miydik kışı ve ateşi onaran?
     

ENGLISH POETRİES

  • image description

    ENGLISH POETRİES

    THE LAKE
     
    at night
    feeling secure, we went off to our beds
    but the lake stayed alone in darkness
    ı wish she would talk with the summer grasses
    and would listen to the song of hot herbs
    ı wish falling stars would stop her worries
    and she wouldn’t feel cold
     
    at night
     we fell into a deep asleep
    the mountains were covered with distances
     but the lake was still awake
    she was wandering alone among the bulrushes
    ı prepared a bed for her
    ı wish she would come to us.
     
    (Translated by Tozan Alkan)
     
     
     
    SALİH BOLAT
    (1956)

    ETCHİNG
    these mountains where i have died many deaths
    this timorous child
    this flattened wind
    this black howling at the door
    this deep-blue dead-woman sea
    rising from her sleep at the horizon
    this barren path at the colt's feet
    this fish drowning in shallow waters
    these are not it
    these are an etching of despair
    despair: not till the last nail in my coffin.
     
    THE CHASE
    every morning
    a bullet wedges in my sleeplessness
    i awaken a dead soldier in my bed
    beard of blood wrapped around the wind
    i get up to clean my shaving mirror
    why this glassy stain of night?
    i wipe it but it grows bigger
    will my face fade in this dark?

    Translated by Yusuf Eradam and Michael Gurian

                            THE DREAMS
     
                            the stone that guides to the night
                            the moonlight that flows in gutter of khanjar,
                            tell this.
     
                            drought that be lived in the rose
                            dew that wets your fingers,
                            tell this.
     
                            this:
                            nonexistence.
               
     
    CRİME
     
    it is like an ancient idea
    touching, to sand and time
    hands of clouds.
     
    it is becoming the crime
    to look at the shadows
    on the forehead of dead.
     
     
    is it will asked to whom this
    bark of wound
    that is behind the mirror.
     
     
     
    SPOİLT SİLENCE
     
    the sun was waiting there when I came
    too fig tree
    solitude of a glass water that is derelict in window
    confused of cut wild grasses
    damp of   collected washs on rope
    emptiness,was waiting there.
     
    there is no one 
    what was effort of roots of dawn
    I hooped word of summer, uselessly, talked when went
    on dried shells bug, on hot branchs
    in time that talks under skin of night
    at savanna, breath of wash stons by salt
    in last songs of drowned bells by rain
    down, in sharp slant of empty house.
     
    so I waited in spolit silence
    by dark birds that turn evening
     
    by river that carries another light in its bed
    by divine attidude appearance of the man that gives bait to pigeon
    by closed road in between bread with knife
    by sleeplessness that makes bleed autumn.
     
    in deltas of not gone directions
    in stretched bow of tales
    immediately, I must to say thing which I saw first:
    the sun was waiting there when I came.
     
     
     
    PUNISHMENT
     
    forget sky
    be a dark that is died solitude
    like defeat which looks from the windov of   suburban trains
    look, how do sea-gulls control the sea
    go away, dissolve in himself, break
    as you didn’t taka place there.
     
    settle with tar which is in bottom of wreckages of ship
    like crab which is pinched in cables at port
    examine despair, result from your loneliness
    you remember there is leafs whice fall by first wind
    select them, prefer nonexistent
    as didn’t say.
     
    look after ants that draw map of diligence
    run to trees, implore to roots
    whose footprint is that on sand, find it, argue
    like a leopard which is followed
    measure emptiness that is between you with night
    as didn’t see.
     
     
    WHO IS IT?
     
    treading on weeds of morning, if isn’t wind,   who is it?
    who is writheing in fire of passion and wakeing early
    who is touching on unripe fruit of silence?
    from a strange dream, from a far mountain 
             or from loneliness
    had formed in wild time
    who is it, being consoled with heat of bread
    which is cooked on dark ston?
     
    I want to know inciting ligh,with knowledge of pain
    who is handicaping the way of night and calming with own prayer
    the leaf which struggles for can break off from own branch.
     
    I want that forest which has thoughtful trees, it isn’t
    what our encounter with song of rununciation in lonely summer
    it isn’t leaving whose own bed it opens by a steel effort, too
    who is asking cause of sky or who is putting a theory
    who is reading article which is formed by worry of desert, it is never
    in light of a pale lamp, in a hut.
     
    warming seed of morning that is cold, if isn’t sun, who is it?
    forceing mine of word that had closed, with a ruined shoulder
    paying value of bone that had been borrowed and broken
    consist of rubbed shadow, cut clower or suspicion
    in borders of undetermined body
    who is it, budgeing in a sad happiness.
     
    I want to stop darkening that road with decisiveness of   death
    damaging sleep of the bird and silencing with its oppression
    the blood that reminds forgotten voice by ourselves.
     
     
      IN THIS TIME 
     
    in this time, autumn talks a thorn
    the sky imitates going, misleads
    the flour that parted for bread of pain.
     
    one of the horses in herd breeds a savanna
    the soil wants back its seed, resists
    extending shadow of the city abandons from going to west.
     
    look like a book which is wet and swollen
    two sides of canyon rise
    in this time, fox of night falls into a drap.
     
    a few gulls wait the sea in coast  
    the dockers, the ropes, the shipwrecks
    in this time, the sea that will come and teach the salt.
     
     
                           THE ROAD
     
    İf I tell a thing, if I tell somebody
    İt will be believe that I talk about the evening
    about shadow that the bat hunted
    the shouts far, the houses of small town
    a swing which is in mourning in the court.
     
    the leaf which is crushed by the foot of the men who is late
    it is rest from last autumn
    with month names which is scraped on the walls of the city
    the autumn who pass with the amulets and tattoo needles
    irony of the time, so!
    how does wind blend calm waters
    how is silent night broken up by voice of jackal
    how is molten lead explained
    the life bleeds from its a place, sometimes
    just like full moon: golden comb which is insert in hair of the night.
     
    İf I tell a thing, how I will tell it
    It will be believe that it is a dirge about going
    and not coming back.
     
     
       THE NIGHT TESTIMONY I
     
    İf   glaze of trees spilled by late snow
    İf   the sea which   stolen by the storm draw back
    İf   a coast which is buffeted by night
    which light will butterfly deads test it with
    how does it will look at mirror which are abraded by memories
    the memories which are the cat who sleep
    in windows of a woman who walks alone in a wooded road.
     
     
    THE NIGHT TESTIMONY II
     
    every stone wants to walk, just look
    the ash wants to remember that beginning of fire
    the blood wants to sprout in embrace of night
    the deads want to laugh, just look.
     
    dug soil, found seed, mold
    who can explain distance of sadness
    if mountain appear so, it know a thing
    if sea go mad, it know a thing
    this is loneliness,this is love, this is death
    breath of bird is boreing night, just look.
     
    STRANGER
     
    I will fire the dawn which is injured by you
    with the bush that I gathered from forest of separateness
    at that moment stones will begin to talk and tell
    that how does time loot
    sapling which we feed on flash of lightining.
     
    if I come a day, from lost path by weed
    furnitures will be stirer by memories, 
    in hous that I had been living in the past
    like standing up of a doze dog,suddenly
    by a foreigner voice.
    I am amazed at the birds which takes wing
     
                                                Translated by Salih Bolat
     

AUDİO-VİDEO

MARS Belgeseli
Plüton'la Karşılaşma
MARS Belgeseli
Plüton'la Karşılaşma
MARS Belgeseli
Plüton'la Karşılaşma

Poésie Françaises

  • image description

    POESİES FRANÇAİSE

    DELTA
     
    nous suivons la trace effrayante de l'avenir
    sur les traces de pattes d'un animal traqué
     
    nous supportons l'obscurité
    dans nos habits en laine filée de la souffrance
     
    nous sommes le delta d'incendie
    nous entrons dans la forêt de la désespérance...
     
    Tradui par Aytekin Karaçoban
     
     
     
     
    POEMES D’HIVER
     
    1. Lumière
    la lumière à la plage
    est plus vieille que mes mains.
     
    elle enjambe
    ce que je veux savoir
     
    comme un bateau de pêche
    qui traîne lui-même
     
    2. Indésirable
    sous un journal non lu
    sur le banc qui ne me donne pas d’importance
    je trouve un briquet
     
    allumé sûrement
    maintes fois pour brûler
    l’obscurité indésirable d’hier soir.
     
    3. Légende
    sous ces feuilles
    une porte légendaire se ferme
    que l’hiver ne cesse de frapper
    pour y entrer.
     
    la légende de la lumière
    casse le temps
    pour surgir
     
    4. En exil
    le chemin ouvert naturellement
    qui passe à travers la pluie
    est comme un cavalier
    qui disparaît au loin
    dans un coucher de soleil
     
    y a-t-il un ciel qui parle en vain
    avec une bouche obscure
    envoyée en exil ?
     
    enfin, l’été mûrit
    dans une vigne non vendangée.
     
    5. L’amadou
    une branche qui se tend vers la nuit
    se brise pour un incendie lointain
     
    le feu meurt pour montrer sa sagesse
    le vent découvre la légende
    cachée sous la cendre
     
    laisse l’amadou de rester tel que
    une étincelle se fera démarrer
    et continuera en tout cas
     
    6 Sur la côte
    la joie de la fumée derrière la presqu’île
    la tristesse du phare au bout de la jetée
    sont des contradictions sans importances
    mais je ne sais pas pourquoi deux touristes sur la côte
    s’y installent dans une photo.
     
    depuis les profondeurs d’une voix
    quelque chose comme le ciel surgit
    « le feu est un amour dont il faut trouver la source »
    dit-il et se tait.
     
    lui ?
     
    peut-être.
     
     
    TABLEAUX DE CRAYON NOIR
     
    1.
    toute la journée sur les eaux de la mer verdâtre
    un bateau de pêche n’a cessé de naviguer comme un pigeon
    qui cherche à manger dans la pelouse du parc.
     
    2.
    il y avait des oiseaux sur les branches de trois pins
    qui murmuraient tête à tête dans le jardin.
     
    3.
    dans le brouillard matinal
    les cyprès sur les collines de Asiyan
    des bougeoirs de vœux plantés dans le sable
    à l’église de Sainte Triyada.
     
    4.
    la mer parle de quelque chose d’ancien
    avec des paroles coupées
    comme les morceaux de nylon
    laissés par les pécheurs.
     
    5.
    le vent voyou
    comme des soldats en congé
    qui passent en frôlant ma veste
    avec une chaînette à tournoyer à la main.
     
    Tradui par. A. Karaçoban
     
     
    PIERRE
    nous avons vu les enfants faits de troupe d’oiseaux
    dans la clarté après la neige
    dans le pierre que les anges jetaient par terre
    la nuit où un fleuve nous accompagnait
     
    pour la première fois nous avons cru au silence
    ainsi nous étions dans la patience
    la nuit où un fleuve nous accompagnait
     
    Traduit par : Aytekin Karaçoban
    nous avons vu les enfants faits de troupe d’oiseaux
    dans la clarté après la neige
    dans le pierre que les anges jetaient par terre
    la nuit où un fleuve nous accompagnait
     
    pour la première fois nous avons cru au silence
    ainsi nous étions dans la patience
    la nuit où un fleuve nous accompagnait
     
    Traduit par : Aytekin Karaçoban
    Punition  
     
    oublie le ciel
    sois une obscurité morte solitairement
    comme la défaite regardant par la fenêtre des trains de banlieue
    regarde comment les mouettes inspectent la mer
    éloignes-toi, pars, fonds en elle, décompose-toi
    puisque tu n’étais pas là.
     
    rends des comptes au goudron du fond des débris d’un navire
    comme un crabe coincé dans les cordages d’un port
    analyse le désespoir, résultat de ta solitude
    tu sais bien qu’il y a des feuilles qui tombent au premier   vent
    choisis-les, préfères la non-existence
    puisque tu n’as rien dit.
     
    observes   les fourmis dessinant la carte de la rigueur
    cours vers les arbres, supplies les racines
    les empreintes de pieds de n’importe qui sur le sable, trouves-les, débats-toi
    comme un léopard pourchassé
    mesure le vide entre toi et la nuit
    puisque tu n’as rien vu.
     
      A ce moment là  
     
    à ce moment là l’été parle avec un chardon
    le   ciel fait mine de partir et elle se méprend
    la farine gardée pour le pain de la peine.
     
    une des juments du troupeau met bas dans une plaine
    la terre revendique sa graine , elle se rétracte
    et renonce à aller vers l’ouest l’ombre grandissante des villes.
     
    comme un livre mouillé et gondolé
    les deux versants du canyons s’élèvent
    à ce moment là tombe dans le piège le renard de la nuit
     
    sur la côte quelques mouettes
    des ouvriers du pont, des cordages, le débarcadère, attendent la mer
    à ce moment là la mer viendra et   son sel enseignera la mer.
     
     
      Témoin de la nuit
     
    1
     
    quand tombe le secret des arbres avec la neige tardive
    quand se retire la mer prise de nos mains par l’orage
    quand reste une côte victime de l’agression de la nuit
    le papillon des morts avec quelle lumière s’éprouve-t-il
    comment regarde-t-il le miroir où s’usent les souvenirs
    des souvenirs qui maintenant sont des chats dormant sur leur fenêtre
    qui sont à une femme marchant seule sur une route ombragée
     
     
    Témoin de la nuit
     
    2          
     
    toute pierre veut marcher, regarde ça
    la cendre veut se souvenir, le sang veut
    verdir l’amorce de la flamme, dans les bras de la nuit
    les morts veulent rire, regarde ça.
     
    la terre creusée, la graine trouvée, le moisi
     qui peut donc expliquer l’étendue de son chagrin
    si la montagne s’est arrêtée ainsi, elle doit savoir quelque chose
    elle doit savoir quelque chose, si la mer s’est déchaînée
    cette solitude, cet amour, cette mort
    le souffle de l’oiseau crève la nuit, regarde ça.
     
     
    Témoin de la nuit
     
    3         
     
     Adieu le figuier
    Le sommeil de la chenille
    Le veilleur aux limites de la pluie
    La parole interrompue, le fil coupé
    La nuit.
     
    Adieu les lilas
    La porte frappée par le soleil
    Le nuage envahissant les chambres
    Le cheval qui bronche./boîte
     
    Adieu les pâquerettes
    les ciseaux laissés ouverts
    les épines et la résine.
     
    Adieu les morceaux d’avalanche
    la lumière de tes larmes
     
    Adieu le jardin où j’ai passé.
     
     
    Témoin de la nuit 
     
    4
      elle descend en silence les marches de marbre
    derrière le minaret il y a la pleine lune
    les arbres sont pleins à craquer de nuages
    personne n’en connait le sens,
    des voyageurs oubliés sur la route,
    des enfants amassant le bruit des pas,
    de la nuit personne ne connait le sens.
    tout le monde s’ajoute
    au temps   et pleure.
     
     
      SABLE      
     
     je tiens une poignée de sable et
    par les tempêtes de fond
    éparpillée c’est l’écume
    d’un grand poisson
    dans les profondeurs
    c’est la descente silencieuse
    que je tiens dans ma paume
     
     
      RÊVES   
     
    le caillou indiquant le chemin à la nuit
    le rayon de lune coulant dans le sillon du poignard
    expliquent cela.
     
    souffrant de sécheresse la rose
    aux doigts mouillée par la rosée
    expliquent cela.
     
    cela : son absence.
     
     
      DÉLIT  
     
    touchant et au sable et au temps
    les mains des nuages
    comme une ancienne idée.
     
    cela devient un délit
    de regarder les ombres
    celles de ton front morne
     
    la croûte de ta blessure
    celles derrière ton miroir
    à qui doit-on la demander.
     
     
      ÉTRANGÈRE   
     
    avec les branches sèches ramassées dans la forêt de la séparation je prendrai
    feu avec toi, aurore blessée
    alors les pierres commenceront à parler et raconteront
    comment le temps pilla
    notre plant nourrit avec l’éclair.
     
    par une route à présent perdue sous les herbes, un jour si je viens
    dans la maison où jadis je vécu
    avec les souvenirs s’immobiliseront les meubles,
    comme un chien sommeillant qui soudain se redresse
    à une voix étrangère.
     
     
    UN CIEL   
     
    un vin se reposant dans sa jarre ; un ciel d’été
    nous ne voulons pas grand-chose   de plus mais plutôt que de vivre
    comprendre, écouter l’insecte retourné
    sur la dos et le chant de la mousse sur la pierre.
     
    ce sont des lettres cachetées avec la nuit ; les aînés
    regardent ce qui informent des anciens morts, à travers   les vieilles choses,
    à travers   votre porte laissée ouverte, tout ce qui est nécessaire pour faire un cheval,
    exemple, un hennissement, une crinière, une croupe, un fer-ignorant le cavalier-
    ils regardent ainsi, sans vouloir trop de choses.
     
    c’est toujours à cette heure que passe un ciel au-dessus de nous
    comment le grenadier fleurit, elles pensent à ça les femmes
    comment un chat, comment un bébé défaisant son lange s’étirent, à ça
    dans la profondeur d’Août, dans son cocon remue le sommeil
    comme le dernier visage de nos fils emportés
    et de nos filles perdues, un ciel que nos mémoires
    ne peuvent oublier : tranché par la nuit et le fer.
     
     
      Poèmes du temps passé  
     
    I.
     
    les rois vont à Babel montés sur un lion en pierre
    les poètes avec un nuage tiré par deux cygnes
     
     
    IV.
    Labarna le roi hittite demanda au savant Zada :
    pourquoi me conseilles-tu de symboliser
    par un cerf notre état ?
    il répondu ainsi :
    un cerf peut résumer tous les gouffres.
     
    VIII.
     
    chant de Cassandre :
    je suis un champs de tournesol
    toi, le ruisseau coulant en moi
    toutes mes fleurs faneraient
    si tu changeais ton cours.
    Dis-moi Orphée, comme un oiseau picore et s’immobilise
    de cette inquiétude en moi
    vers quel soleil me tourner ?
     
    XI.
     
    nous attendons Alexandre le Grand aux portes de Babel
    à plusieurs endroits les rayons de lune poignardent la ville
    de souffle en souffle le vent s’élève vers la nuit
    et lève le voile du silence
    il fait perdre le sommeil à la pierre, aux herbes,
    comme un poisson venant d’être pêché, dans nos bras
    le bonheur se débat et va se perdre dans les eaux.
     
     
    CRISTAL   
     
    tu m’as fait ta lumière
    comme le soleil
    dans la broussaille de l’été.
     
    je pousse ton cri.
     
    les oiseaux qui s’envolent m’étonnent
    comment ne mélangent-ils pas leurs ailes
    quand le soufre met   feu à la jaquette de la nuit,
    qui dévêtue s’éloigne.
     
    j’embrasse ton éclair.
     
    lors du même hiver
    malgré le départ de la neige
    quel dieu a organisé pour nous
    la densité de l’amour.
     
    j’entre dans ton obscurité.
     
     
     
     
    LES INCERTITUDES   
     
     
    IV.
     
    Nous vous avons donné les mathématiques. Pour que vous calculiez et sachiez. L’inquiétude de la lumière formée par les rayons de lune sur la mer, la gaffe au rendez-vous de la lune avec la nuit, le silence de la rocaille escaladée par la nuit…mais vous avez mal calculé. Comme chaque peuple vous avez consacré vos fautes. Vous arriviez tout juste d’en bas c’était compréhensible par la vapeur fumant de vos bottes. Mais c’est vrai que vos mains ont été faites de profondeur. Ainsi de temps en temps c’était leur départ dans le vide, et aussi leur venue pleine de regrets. La sueur de votre front ressemble à la pluie gouttant sur les devantures des boutiques du bazar. Vous sentez la séparation. un instant inespéré. Le nid des pierres du jardin. Le   chemin de l’escargot. La racine.
     
    Dites : sur votre visage est-ce un bonheur devenu angoisse avec le retard d’un voyageur attendu ? Dans nos oreilles est-ce telle une main portant un pain chaud une voix contente endurant la souffrance ? passant à travers les lumières du soir est-ce la pluie qui coupe nos rues à la vertical ? Ou bien est-ce la mauvaise réponse d’un problème posé les paroles de ces hommes qui n’intéressent personne ?comme le tissu tendu pour dessiner des oiseaux et des fleurs jusqu’où va-t-on étirer nos paumes ?
     
    Nous vous avons donné les mathématiques. Calculez et sachez.
     
     
      V.
     
    En partant n’oublie pas   le chagrin de la porte que tu refermes. Ni le silence de tes fenêtres te fixant quand tu t’éloignes de la maison. Réfléchis encore une fois, as-tu tout pris ? Le passé des narcisses fanés dans le vase, la curiosité du balcon s’allongeant sur la rue, le chagrin des deux tourterelles aux quelles tu as oublié de donner du blé, l’effort de ton chausson à l’envers dans le soleil tombant au coin du tapis, le désespoir de ton coupe-ongle laissé ouvert devant ton miroir, le matin la déception de la confiture aux coings laissée intacte au petit-déjeuner, l’obscurité d’yves bonnefoy dans ses poèmes…
     
    C’est vrai, on oublie forcément quelque chose en partant. Par exemple devant un  « au revoir »le mot qu’on avait pensé ajouter, pour manger en route la pomme sortie de la corbeille, la chanson murmurée du soir à aujourd’hui…
     
    Qu’avait dit rené char : « le fruit est aveugle, c’est l’arbre le voyant ». en partant oublie le nom de la ville que tu quittes.   jamais son souvenir !
     
     
    VI.
     
    Nous ne sommes pas le prolongement de vos ombres nous. Si nous nous arrêtons pour palper les cailloux sur le bord du chemin, c’est que nous souhaitons connaître ceux partis avant nous. Peut-être que nous pouvons trouver une voix innocente ou bien un reste d’une journée. Écrasée sous le poids des préjugés sur nos index peut escalader un insecte à la forme inchangée. Si nous nous sommes accroupis le long du fleuve, ne vous demandez pas ce que nous cherchions, comprenez ce que nous avons trouvé, c’est assez.
     
    Dites : les rayons de lune sur ton visage avec un cavalier la nuit est-ce le dernier voyage ? Le pistolet choisi pour un crime avec une main jouant de la lyre c’est le résultat de quoi ? Quel est le sang de la différence de valeur entre croire en une motte de terre et en une montagne ? Marcher le long des haies. Derrière le dernier arbuste, regardez la ville qu’on aperçoit. Regardez avec frayeur vos pertes. Sortez de vous-même. Soyez.
     
     
    VII.
     
    Certaines personnes prennent continuellement la terre que nous foulons. Et ils l’emportent ailleurs. Ne restent ni nos traces de pas ni une distance connue. Ils appellent ça la liberté cette obscurité rampante sous l’écorce de l’arbre. Nous parlons d’une sortie de guerre victorieuse. Mais ici il n’y a ni cheval à la face décomposée, ni flèche à la recherche de son carquois. Voilà les directions sont bien à leur place : l’est, l’ouest, le nord, le sud.
     
    Descendant de la montagne et venant comme la nuit, une rumeur circule dans les rues. Ils vont nous prendre et nous emmener et les yeux bandés au pied d’un mur de silence… bien sûr que nous nous souvenons des choses qu’ils ont subies : mis entièrement nus, ils les ont pendus par les pieds. Les souffrances étaient si nombreuses qu’ils ne les entendaient pas. Ils en ont choisi un pour le tuer. il était petit. L’histoire pouvait s’y opposer. ils ont annoncé aux gens de la ville qu’il avait l’âge suffisant pour mourir. Et ils l’ont tué.
     
    Gens de la ville ! A quel cri votre oreille est-elle devenue sourde ? A quelle luminosité vos yeux sont-ils devenus aveugles ? A quels mots coupants avez-vous perdu votre langue ?
     
     
    VIII
     
    Il n’y avait personne alors. Il y avait des orties blanches mouillées par la dernière pluie. Des nuages se dispersant à l’ instant tel le sommeil d’un chien de rue. Dites-le que de la pierre nous nous sommes réveillés pour rien ! N’avons-nous pas vu de nos propres yeux les oiseaux se joignant à l’aube ! Comme une maison abandonnée, où on va des années après, en silence. Demandez à celui qui a découvert l’ombre. Tout comme les cormorans sur les brise-lames ouvrent leurs ailes pour les sécher   n’avons-nous pas ouvert nos yeux ? En regardant un fleuve, nos épaules ne se sont-elles pas touchées ?
     
    Il n’y avait personne alors. L’hiver avait coutume de venir d’abord au terrain de foot des enfants. A l’odeur des serviettes jetées derrière le fauteuil du barbier du quartier, à la tache de chaux sur la casquette du gardien du chantier, au journal laissé à notre porte, à la bouteille de lait et au pain. Avons-nous écouté pour rien la voix de la nuit ! N’est-ce pas avec ces pieds que nous avons marché sur la route pavée des pierres du désespoir de la jeunesse ! A présent, à la quarantaine nous vivons avec le couteau planté dans le dos de nos vingt ans. Non, nous n’en sommes pas étonnés.
     
     
    X
     
    Je refuse le sang. La condamnation d’un fleuve. Ce pardon doit être une erreur montée par le miroir. Lorsque j’ai été tiré hors de ton éclair, des restes de la nuit qu’avais-je d’autre en main ? D’autre qu’une ombre tourmentée sur un canapé, sous un eucalyptus un jour d’été !
    Tu as arrosé le fer. Tu as relevé le voile de la nuit et tu as dit « regardez ! », « cette chose n’existe pas, ce delta attendu, cette route sans nom sur la face innocente de la mort, le souffle du cuivre, n’attendez pas pour rien, cela n’existe pas ! ».
     
    Je refuse les racines du silence. Non, je ne suis pas ça. Les restes du meurtre commis par leurs âmes. Entre les câbles, les pansements, les injecteurs, on voit la coupe d’une route. Qui peut bien passer sous les arbres là ? Ils nourrissent le mal. La peur du bonheur. Les rapports qu’ils tiennent pour les gouffres.
     
    Lorsque j’ai été menacé par le ciel, c’est toi la première   qui est sortie un pas devant. Tu m’as protégé contre l’automne. J’avais compris que tu étais ça. Celle qui vient des étoiles massacrées. Celle qui s’assoit, avec une couronne faite de feu, sur le solitaire et froid trône de mon pays.
     
     
     
    IX.
     
    Oui, c’était le matin. le grand drapeau sur la place du débarcadère, était complètement trempé de la pluie tombée durant toute la nuit. Comme les ouvriers emmenés par les policiers à leur dernière manifestation. Nous regardions ensemble la mer adossée aux peurs. Le ciel emportant le bleu de la mer, les mouettes se promenant pour chaparder le temps, la solitude jetant l’ancre à midi, le chagrin se débattant au bout de la ligne du pêcheur, les bateaux-mouches pressés, les remorqueurs, les lignes de la ville.
     
    Oui, c’était le matin. Nous étions là avec toi.   Dans une de tes voix. Toi tu étais venue avec toi-même en entier. Dans les lilas capricieux il y avait tout le sérieux du mois de Février. Les preuves d’un monde tracées par la poussière. L’incertitude d’un voyage en préparation. Une décision qui dirige les mains des vieux platanes. Les jours étaient comme une pierre sacrée se cherchant un sacrifice. Inchangés, absolus : Lundi, Mardi, Mercredi…
     
    Oui, c’était le matin, nous étions là. notre fin était la querelle d’un ciel. Le port s’allongeait de nos défauts. Si nous n’étions pas là il ne se serait pas réveillé le rêve des morts de chevaux courant dans les prés. Nous étions le dédommagement d’une faute non revendiquée. Nous n’étions pas croyants mais nous vénérions.
     
     
    XI.
     
    As-tu rapporté cette terre du pays lointain formé sur ton front ?de la frontière délimitée par les traces de pas de bébés ? est-ce le crépuscule couvrant la poitrine tâchée par la bouche qui tête ? Lève-le, que le début soit visible une fois encore : oui, tu étais parmi les gens. Ton cou, était l’inclinaison d’un fleuve vers la mer. Personne n’était au courant de tes voyages entrepris d’un regard depuis la frontière vers au-delà.   Avec admiration et avec un sourire j’ouvrais le chemin fait de rocs tranquilles.



    Est-ce dans cette terre que tu as élevé la grandeur en toi ? Comment a été différente des autres ta genèse ? Est-ce ta colère aiguisée des choses qui te rend seule ? Non, ne clos pas tes lèvres ! Qui peut bien savoir la direction des mots ? Voila, un lointain pays et une terre rapportée de là-bas. Puisque tu avais des mains, tu auras pu la lever plus haut. Tes mains : un temps silencieux.
     
    En premier c’est ton épopée que j’ai lue écrite avec un éclair en quelques mots… en passant par la porte des nations, ma main brûlée à un cri dans un morceau de tablette.
     
     
     
    UN SILENCE BRISÉ 
     
     lorsque je suis venu le soleil restait là immobile
    le figuier aussi restait immobile
    la solitude d’un verre d’eau laissé sur la fenêtre
    l’étonnement des tiges d’une pelouse taillée
    l’humidité du linge ramassé sur le fil
    le vide, restait immobile là.
     
    il n’y avait personne.
    quel était l’effort résidant dans les racines de l’aube ?
    j’ai cherché en vain la parole que l’été dit en partant
    dans les carapaces d’insectes séchés sur les branches
    dans le temps avançant sous la peau de la nuit
    dans les derniers chants des cloches étouffés sous la pluie
    en bas, dans son inclinaison nette ta maison vidée.
     
    j’ai attendu ainsi dans le silence brisé
    avec les oiseaux sombres qui reviennent au soir
    dans ton lit avec le fleuve portant une lumière autre
    avec la pose d’un homme de Dieu donnant à manger aux pigeons
    avec la route coupée entre le pain et le couteau
    avec l’insomnie saignant l’automne.
     
    dans le delta des directions inexplorées
    dans la publication étendue des contes
    avant qu’il ne soit trop tard je dois dire ce qu’en premier j’ai vu :
    lorsque je suis venu le soleil restait là immobile.
     
     
      L’AILE OUVERTE     
     
      nous sommes debout avec nos plus anciens visages
                          aux portes du crépuscule
    sur nos bras les bustes des temples détruits
    nous parlons de choses compréhensibles et simples
                          à propos des jours à venir
    nous disons qu’à présent ne noircira plus l’argent de la parole
    pas même l’ombre d’un nuage ne tombera sur nos fronts
    les morts aussi mangeront ce qu’ils mangeaient à l’automne
    la nuit rangera le lieu de battage en désordre de ton sommeil
    nous écouterons une fois encore l’histoire de la terre
    telle la branche qui résiste à la poussée du vent
    telle la majesté dans les ailes ouvertes de l’aigle
    nous surprendrons l’eau et le feu avec nos questions :
    peuvent-ils dire la chanson du chemin partant de l’aube
    la pluie s’accumulant dans le casque du soldat abattu
    l’incendie continuant dans la forêt du sang ?
     
     
    traduit par Claire Lajus
     
     
     
      LA SÉCHERESSE VECUE PAR LES ROSES
         
    1.
    le soleil se perd
    dans les lignes d’un zèbre
    je vois avec le sang
    l’ombre, la salamandre qui découvre
    dans ce brouillard-là 
    le rêve est ton chemin, dit-il
    l’enfant qui regarde la mer
    dans ce brouillard-là 
    parmi les bougainvillées
    par une voix perdue. 
         
    2.
    la nuit griffe le visage des pêcheurs
    les cormorans rêvent sur les rochers 
    avec ton sommeil. 
     

    les voiles des femmes qui travaillent dans les champs
    comme les drapeaux hissés sur le canon pendant la revue
    qui s’agitent par ton vent. 
    l’eau chante la chanson du mystère
    l’explication d’un mythe
    par tes mots.  
     

    3.
    comme une pensée démodée
    les mains des nuages
    qui touchent le sable et le temps.
    il est un délit 
    de regarder les ombres
    sur le front d’un mort. 
    à qui il faut demander cela
    la croûte de la plaie
    derrière le miroir. 
     
     
    4.
    comme une vague déchirée
    tes regards, vers celui qui s’en va
    vers des herbes écrasées. 
    moi aussi, j’avais regardé ainsi
    un fleuve qui coule sans arrêt
    les pierres l’avaient compris. 
     
     
     
    5.
    les cailloux qui montrent le chemin à la nuit
    le clair de lune qui coule dans la gouttière du poignard
    racontent cela. 
    la sécheresse vécue par les roses
    la rosée qui mouille tes doigts
    racontent cela. 
    cela:
    l’absence.
     
    Traduit  par Medine SİVRİ
     
     
     
    FREDONNE UNE CHANSON
     
    fredonne une chanson Yusuf* ne va pas à la maison ce jour
     tu viens de sortir de l’école tu as de la craie partout sur toi dehors
     il ne pleut pas il fait un temps merveilleux
    quand je venais une fleur a touché mon front mon front est mouillé pour cette raison
    prends ce poème essuie d’abord tes mains avec ces vers
    tu viens de sortir de l’école tu as de la craie partout sur toi
     
     Yusuf si tu m’écoutes allons chez nous
     mon épouse est à la maison elle sera contente de te voir
    elle déprime ses derniers jours enfant foyer ménage comme tu le sais
     on achèterait un chocolat pour l’enfant des narcisses pour mon épouse sinon
     on va gargariser nos bouches de sang avec une bouteille de Hitit**
     
     ne préviens pas les vôtres téléphone
    si tu veux ils supposeront de toute façon que tu es avec nous
    je viens de penser à l’instant comment vivre le monde notre pays
    dans la crainte et dans la peur comme c’est le cas à présent
    fredonne une chanson Yusuf ne va pas à la maison ce jour
                                                            Traduit du turc par Yakup Yurt
    POUR UN ECLAIR
     
    le ciel conçu pour un éclair
    les voix sauvages qui interprètent la forêt
    le fond : l’écho qui trompe le temps
    marchent sur le sang, s’arrêtent
    comme si c’était facile.
     
    je trouve enfin l’enfer que je cherchais
    la respiration de la glace
    l’architecture de la mort
    les dimensions de la séparation
    comme si c’était facile.
     
    le plus difficile est de se taire, bien sûr,
    lorsque les hommes  en  tête de la carte de trahison 
    divisent la géographie de notre sommeil
    comme si rien ne s’était passé.
     
    Traduit du turc par Aytekin KARACOBAN
     
     
    COUR D’HIVER
     
    tout était profond, les traces sur la neige,
    les oiseaux noirs que nous, immobile, regardions.
     
    la cour d’hiver était l’autre rive d’une mer.
     
    alors pourquoi avions-nous pleuré à côté d’un puits
    pourquoi avions-nous regardé avec inquiétude le passage de l’automne
    avions-nous cherché l’aube en mettant nos mains sur nos fronts.
     
    la cour d’hiver était l’écho d’une forêt.
     
    que fallait-il plus que notre mort pour partir
    mais nous savions, c’était le temps de décomposition du fer
    l’eau était fatiguée de porter son propre fardeau
    les ombres étaient des idées renoncées.
     
    la cour d’hiver était l’après d’un incendie
     
    si la pierre met son silence au milieu
    si la branche cassée pour tisonner le feu parle
    si le soir, ce pays bleu, nous appelle
    si la rivière qui change son lit vient derrière nous
    si la pluie qui surprend la nuit se retire dans son nuage
     
    la cour d’hiver était la fin d’une chanson
     
                               
                                  Traduit du turc par Aytekin KARACOBAN
    CIEL
     
    le ciel d'été ; du vin qui se repose dans sa jarre
    nous ne voulons pas autre chose que vivre
    nous voulons comprendre l'insecte renversé
    nous voulons écouter le chant de la mousse sur la pierre
    les vieillards sont des lettres scellées par le silence
    qui donnent des nouvelles des morts, des choses anciennes
    ils regardent par votre porte restée entrouverte
    ils regardent comme s'ils voulaient faire du cheval par exemple
    hennissement, crinière, croupe -on ne connaît pas le cavalier-
    ils regardent comme ça, sans demander trop de choses
     
    toujours à cette heure un ciel passe au dessus de nous
    les femmes se demandent comment les grenadiers fleurissent
    comment s'étire le chat, le bébé dans son lange dénoué
    dans la profondeur d'août, le sommeil bouge dans son cocon
    un ciel comme le dernier visage de nos filles et fils emmenés
    qui ne s'efface de notre mémoire
    un ciel ; partagé pour le fer et la nuit
     
                                     Traduit du turc par  Aytekin KARACOBAN
    ÉTRANGER
     
    je brûlerai avec des brindilles ramassées
    dans la forêt de la séparation l’aube que tu as blessée
    là les pierres commenceront à parler et raconteront
    comment le temps a pillé
    le rejeton que nous avons nourri d’éclairs.
     
    si je viens un jour, par le chemin couvert d’herbes
    les meubles bougeront, dans la maison où j’avais vécu autrefois
    avec un bruit étranger comme un chien
    qui se dresse de son sommeil
     
                          Traduit du turc par Aytekin KARACOBAN
    LYRIQUE
     
    tu reviendras un jour
    comme un arbre plongé dans les cris des oiseaux,
    appuyée contre au mur triste du coin tu attendras
    avec une branche de mimosa dans la bouche.
     
    je suis menteur des clochettes.
     
    tu diras que tu te souviens de tout, que tu n’as pas oublié
    que les jacinthes pleuraient à ton départ,
    que les cailloux te suivaient
    que le soleil traçait ta silhouettes avec ses doigts.
     
    je suis menteur des jasmins.
     
    lorsque tu reviendras, toutes les faucilles seront ta voix
    la pâte à pain pétrie avec l’éclair cuira
    ils nous écouteront, comprendront enfin
    la nuit se calmera, le ciel se pulvérisera, le son se tordra.
     
    je suis menteur des songes.
     
                         Traduit du turc par Aytekin KARACOBAN
     
     




     
     
     
     
     
     
     
     
     
     

Haberler

Haberler

image description
image description

Söyleşiler

  • SALİH BOLAT İLE “İLK KAR” ÜZERİNE (*) ADİL İZCİ

     Değerli Salih Bolat, toplu şiirleriniz “İlk Kar” üzerine, kitaptaki “kitapların” sırasını gözeterek biraz konuşalım istiyorum. Önce şunu sorayım: Şiirle ilk temasınız nasıl oldu? Bilincinizde doğanları dile getirme isteği, etkilenme, özenme?
     

    •            Şiirle ilk ilişkim, sanırım ortaokul Türkçe ders kitabındaki şiirlerle oldu. Bir de, bir arkadaşımın şiir defteri vardı. Yerli ve yabancı, dünya edebiyatının en bilinen şairlerinin şiirlerini topladığı kalın bir defter. O defter birkaç gün bende kaldı. Çok büyülenmiştim.
               
     
    •            O ilk yıllarda ve ilk kitaplarla birlikte önünüze bir hedef koymuş muydunuz? Sözgelimi bir gün böyle bir toplam hayaliniz var mıydı?
     
    •            Lise yıllarında yoğun olarak şiir yazmaya başladım ve bir defterde tutuyordum şiirlerimi. Kitap yayımlamaya karar verdiğimde yirmi yedi yaşındaydım. Yani, örneğin Rimbaud’nun şiiri çoktan bıraktığı ve Nazım Hikmet’in “835 satır” adlı kitabını yayımladığı yaştaydım. İki şiir defterimden birini attım, diğerinden de bir kısmını yayımladım. Bir gün bir toplu şiirler kitabı yayımlama düşüncem yoktu gerçekte.
               
     
    •            Bu otuz bir yıllık dönemde birtakım evrilmeler, kırılmalar, yenilenmeler oldu mu? Nasıl? Kendi şiirlerinize uzaktan biri gibi baktığınızda nasıl bir seyir görüyorsunuz?
     
    •            Bütün kitaplarımın topluca yayımlanması, evet, kendi şiir serüvenimi dışardan görme olanağı tanıdı, diyebilirim. Üç yüz altmış sekiz sayfalık “İlk Kar” a baktığımda, örneğin tiyatro, destan, kutsal kitap, tarih gibi söylem biçimlerini, bir şiir olanağı olarak denediğimi görüyorum. Şiirlerimin giderek daha imgesel ve anlamsal çokdeğerli bir yapıya doğru evrildiğini görüyorum.
               
     
    •            Benim -doğru belirledim mi bilmem- izlenimlerime göre, şiir, sizde hayatı, dünyayı, insanları, göz önündeki canlı ve cansız varlıkları bir tartma - kavrama aracı da. Yanı sıra zaman zaman da arama ve bulma ya da doğrudan doğruya bir irdeleme olanağı da üstleniyor. Bu bağlamda sık sık sorular da soruyorsunuz. Ne dersiniz?
     
    •            Bu saptamanıza katılıyorum. Gerçekten de şiir benim için gerçekliği anlama yoludur. Aslında gerçeklik zaten bir şiirsel düzen içindedir. Şiir yazabilmek için, bizim gündelik yaşamın bize dayattığı verili, akılla kuşatılmış, işlevsellikle belirlenmiş gerçeklik algısından uzaklaşmamız gerekir. Şiir, benim için, bizi kuşatan gündelik gerçekliğin buz dağında sözcük darbeleriyle soluk alacağımız gedikler açma yoludur. Şurda gördüğünüz ağaçların gökyüzüyle ilişkisi, birkaç kuşun ağaçlara girip çıkarkenki heyecanı, gölgede bekleyen kadının uzaklara bakması şiir değil de nedir?
               
     
    •            Lirizm… O olmadan olmuyor. Bunun siz de pek iyi ayrımındasınız. Ama o lirizm dizelerinizde kendiliğinden doğuyor gibi? Lirik bir yapınız olduğundan diyebilir miyiz?
     
    •            Öyle miyim, bilemiyorum. Ama bu lirizm meselesi çok önemli. Başlangıçta “ben” anlatıcının yoğun coşku içinde, duygusal değeri yüksek sözcüklerle yazmasını lirizm sanıyordum. Gerçi ben bu tür bir üslupla pek yazmadım. Ama şunun ayrımına vardığımda, hem lirizme, hem de şiire biraz daha yaklaştığımı hissettim: Lirizm, “ben” anlatı açısıyla şiir yazmakla birlikte, metnin okur tarafından yeniden üretilebilir olmasını gerektirir. Tikel ve somut bir dilsel yapı ile gerçekleşen lirizm, her “ben” anlatı açısıyla yazılmış şiirin lirik şiir olduğu anlamına gelmediğinin de göstergesidir. Bu nedenle benim şiirlerimde “biz” anlatı açısının egemen olmasına karşın, onların lirik olmadığı söylenemez.  
               
     
    •            Ana hatlarıyla bakarken bunu da sorayım. Özellikle Adana – Ankara – İstanbul… Buralarda ömür sürdünüz. Bu kentlerin nasıl / ne gibi etkileri oldu siz(d)e? Örneğin, sık sık epik / destansı / öyküleyici söylemlere rastlıyoruz ya, bana özellikle bu yönünüz, Güney’den, Adana’dan besleniyor gibi göründü? O toprakların bereketi gibi?
     
    •            “İnsan yaşadığı yere benzer” diyor ya Edip Cansever, demek ben de yaşadığım yerleri şu ya da bu biçimde şiirlerime taşımışım. Doğduğum yer olana Adana’da on sekiz yıl yaşadım. Yoksul ve güzel bir çocukluğum oldu. Bağların arasında, çiçekler içinde bir evde, kalabalık bir ailede büyüdüm. Annemin avlumuzda, yağ tenekelerinde, kırık dökük saksılarda ve çiçek yetiştirilebilecek ne bulduysa içinde yetiştirdiği birçok çiçeğin adını, onun koyduğu adlarla biliyordum: Puştoğlan, çirkinhanım, küçükorospu…Yıllar sonra bu çiçeklerin gerçek adlarını öğrendim: Kasımpatı, fulya, aslanağzı…Anneme niçin o adları koyduğunu sorduğumda, örneğin akşamları kapandığı için ya da dokununca solduğu için bu adları hak ettiklerini söylemişti. Bir de Adana’da çok fazla efsane anlatılırdı. Kabadayılık hikayeleri, cin-şeytan hikayeleri de çocukluğumda etkilendiğim şeylerdi. Sonra yirmi altı yıl Ankara’da yaşadım. Ankara daha modern, başkent, eğitimli…1980 darbesi öncesi yıllarda ve sonrasında yaşadığım kanlı faşist ortam, şiirimi daha farklı etkileyecekti. Şu anda, on iki yıldır yaşadığım İstanbul, Fransa ve Almanya seyahatları da, özellikle Kanıt ve Atların Uykusu kitaplarımdaki şiirlerde farklı biçimlerde yansıdı.
               
     
    •            “İlk Kar”… Yanı sıra bütün kitapta o kadar sık rast geldim ki “kar” sözcüğüne! Hem somut anlamıyla hem bir imge olarak? Evet, üstelik bir Adanalı olarak bu sözcüğe bunca ağırlık neden?
     
    •            “Kar” sözcüğünün şiirlerimde yoğun olarak yer almasının nedenlerini ben de pek bilmiyorum. Ama söylediğim gibi, altmış yıllık yaşamımın en dinamik yirmi altı yılı Ankara'da geçti. Burada korkunç karlar yaşadım. Karın bende travmatik etkisi de oldu. Örneğin, üniversite birinci sınıftayken, bir arkadaşımla, Ankara’nın en yüksek tepelerinde bir gecekondu kiralamıştık. Bir kış günü kapımız çalındı ve birkaç adam evin kuran kursu olacağını ve hemen boşaltmamız gerektiğini söylediler. Dışarda diz boyu kar vardı ve biz ev aramaya başladık. Her gün onlarca insanın öldürüldüğü günlerde, bir öğrencinin kiralık ev bulması imkansızdı. Dikmen Deresi’nde, vadide karlara bata çıka ucuz gecekondu evi aradığımızı unutamam. Şimdi o vadi Ankara’nın en pahalı semtlerinden biriymiş.
               
               
     
    •            Bütün bunların yanında sevdasız olmayacağını bilen bir delikanlı figürü… Yani ozanın ta kendisi… İlk kitaplarınızda ağırlık noktaları bunlar diyebilir miyiz?
     
    •            Sanırım bütün sanatlarda, sanatçı yolun başında daha çok kendini anlatır. Dışsal olana, nesnel olana ulaşmak, herkese ait olanın sanatını yapmak daha deneyimli olmayı, şiir dilini daha iyi tanımayı gerektirir.
               
     
    •            Sözgelimi Necatigil’in şiirsel olana özellikle evinde, odasında vardığını biliyoruz. Sizdeyse tam tersi söz konusu olmalı… Sokaklarda, caddelerde, alanlarda, kalabalıklarda… Hayatın nabzının bazen sessizce, bazen gümbür gümbür attığı insan kaynayan yerlerde… Bu yerlerdeki hayata katılarak ya da özellikle istekli bir gözlemci olarak? Ve elbette süreğen bir sevdalı hal… Sanki öbür yarınız?
     
    •            Evet, Behçet Necatigil için. “ev içi duyarlılıklarının şairi” denir ya, bu doğrudur. Daha küçük harf, hatta el yazısı ile düşünen bir şairdir. Bireyin toplumla yabancılaşması sonunda içine düştüğü trajediyi söyler. Aile, akrabalık ilişkileri, rollerin ve statülerin gerektirdiği maskeli ilişkiler, yapay mutluluklar, kuralların getirdiği yasaklarla sınırlanan yaşama sevinci, zoraki gülümsemeler…Yalnızlıklar ve düşkırıklıkları. Şöyle söyleyeyim: Necatigil şiiri “beşeri coğrafya” dan toplarken, ben buna “fiziki coğrafya” yı da eklemeye çalışıyorum. Dağları, ormanları, nehirleri, taşları, bitkileri, kuşlar yani…
               
     
    •            İmgeleri de buralarda üretiyorsunuz: Doğrudan doğruya somutluktan, gördüklerinizden! Doğru saptamalar mı sizce bunlar?
     
    •            Doğru, sıkıntı, özlem gibi insana özgü psikolojik ve soyut metaforlardan ve benzetmelerden çok dağ, orman, deniz gibi doğal metaforlarla ve benzetmelerle imge kuruyorum. “taşla çizilmiş birkaç at, rüzgâra ekliyor kendini” ya da “dağ öyle duruyorsa, bir bildiği olmalı” gibi.
               
     
               
               
     
    •            Süreğen bir mutluluk yok. Tekil bir mutluluk da bir yerden sonra tıkanıyor doğallıkla: İnsan, dünyamızın kötü hallerine nereye kadar sırtını dönebilir ki? Ama seyrediyoruz yine de… Yoksa…      
     
    •            Bir şiirimde, “mutluluk bastığın yerde biten çimendir” diyordum. İnsanlar genellikle mutluluğu kendilerinin dışında, orada bir yerde, uzakta, ele geçirilmesi için çaba harcanması gereken bir olgu olarak algılarlar. Oysa mutluluk aslında mutsuzluk ile iç içedir. Diyalektik bir gerçekliktir. Mutluluk, “problemsiz yaşamak” demek değildi. Öyle olsaydı, problem çözmekten mutlu olduğunu söyleyen insanlar olmazdı.
               
     
    •            Biraz da mitoloji ve tarihten söz edebiliriz. Hangi bağlamlarda yararlanmayı ya da esinlenmeyi öngördünüz bu kaynaklardan?
     
     
    •            Mitolojik ve tarihsel söylem biçimlerini şiirsel söylem biçimine hep yakın bulmuşumdur. Gerçekliği şiirsel dil ile ifade etmede, tarih ve mitoloji daha önce de bir olanak olarak birçok şair tarafından kullanılmıştır. Melih Cevdet, Oktay Rifat, Nazım Hikmet şiirlerinde örneklerine rastlayabiliriz. Tarihin ve mitolojinin bize sunduğu arkaik ve zamansız dil, şiir için iyi bir olanaktır.
               
    •            Sizde de kuşlar ile zaman arasında bir bağlantı görülüyor. Bu bağlantıyı biraz irdeleyebilir miyiz?
     
    •            Çocukluğumda sabahları güneyden kuzeye, akşamları da kuzeyden güneye karanlık kuş sürüleri geçerdi. Gökyüzünden uzun uzun geçerlerdi. Ben onlara bakardım. Bağ evimizin alt katındaki camdan dışarıya da bakardım. Hemen yakındaki ağaçlara konup kalkan kuşlara. Onlar beni görmezlerdi. Dallar pencereye o kadar yakındı ki, kuşları çok yakından görebiliyordum. Özellikle kışın hemen sonunda, uzun yağmurlardan sonra, gri-siyah, uzun kuyruklu yağmur kuşları gelirdi su birikintilerine. Ben onları çok yakından izlerdim. Ürkek, meraklı, aceleci böcek avlarlardı. Göğsü kızıl renkli kuşları da unutamam. Hele sarıasma kuşları…Bütün bunlar bana sevinçli bir hüzün verirdi. Kendimi bir zamansızlık içinde hissederdim. Mitolojik bir atmosfer içinde…
               
     
     
    •            O kadar belli ki: Onulmaz yaralarınızdan biri de, Sivas kıyımı… “Asla inanamadığınız…”
     
    •            Sivas katliamı, şiirin bittiği yerdir. Tarihsel bir suçluluktur. Gerçekten, alçaklığın evrensel tarihi yazılacaksa, Sivas katliamı kanlı kilometre taşlarından biri olmalıdır. Yıllar sonra bu olay “şair kıyımı” olarak anılacaktır.
               
     
    •            Sonra aileniz… Anne, baba, ağabey, abla… Hayatın yasaları gereği, yıllar önce dağılsa da, hâlâ olduğu gibi yer buluyor şiirlerinizde.
     
    •            Yedi çocuklu, çok yoksul bir aileydik. Babam demiryolu işçisiydi. Evimiz hep tren ve yolculuklar kokardı. Evlenmelerle, ölümlerle, ayrılıklarla savrulup gittik. “İlk Kar” da yer alan “Aile Fotoğrafı” adlı bir şiirim var. Orada metaforik de olsa ailemin trajik yapısını anlatıyorum: “babam, karlara saplanmış bir tren durur uzak bakışlarında”, “annem, bacakları romatizmalı yemek masası” ya da “ablam, yanlış bir karar gibi dururdu aynanın karşısında”.
               
     
    •            Ustanız bildiğiniz / saydığınız ozanlarımız kimler? Hangi bağlamlarda ustalarınız oldu onlar?
     
    •            Birçok Türk ve yabancı şairden etkilendim, onların şiirlerini anlamaya çalıştım. Başlangıçta Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin, Attila İlhan gibi toplumcu şairler ilgimi çekti. Sonraları Melih Cevdet, Oktay Rifat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever okumalarım oldu. İkinci Yeni Şiiri ile haşır neşir oldum. Ritsos, Yesenin, Kavafis, Seferis, Hölderlin, Celan, Ezra Pound, Neruda dönemim oldu. Son yıllarda Yves Bonnefoy, René Char okumaları…Ama Lotréamon, Rimbaud ve Octavıo Paz ilgi alanımdan hiç çıkmadılar. Yazar olmalarına rağmen benim şair olarak gördüklerim de var. Örneğin Sait Faik, İtalo Calvino, Herman Hesse…
               
     
    •            Özellikle “Atların Uykusu”nda, varlığınızı varlığıyla bütünleyen bir sevgilinin süreğen gölgesi var gibi. Seslenmeleriniz zaman zaman ona ya da onunla birlikte gibi… Ne dersiniz?
     
    •            Ressam Kandinsky’nin ölümüne yakın, onunla yapılan bir söyleşide, yaşının epey ilerlemesine rağmen hâlâ nasıl dinamik, özgün resimler yapabildiğini soran birine,”ben sürekli aşığım” dediğini hatırlıyorum. Bir de, bir gün bir üniversitenin düzenlediği etkinlikte İlhan Berk’le karşılaşmıştık. Şair olabilmem için mutlaka bir sevgilimin olması gerektiğini söylemişti. Ben de olduğunu söylemiştim. Ama davranışlarımdan, beni   sevgilisi olan birine benzetememiş olmalı ki, pek inanmadı. Ben de sevgilime telefon açtım ve yanımda İlhan Berk olduğunu, sevgilim olduğuna inanmadığını söyleyerek, telefonu İlhan Berk’e vermiştim. Onunla konuşmuş ve inanmıştı. O günden sonra sıkı dost olmuştuk İlhan Berk’le. Yani ironik olan bir yana, gerçekten aşık olmayan biri şiir yazamaz.

  • SALİH BOLAT İLE YENİ KİTABI “ATLARIN UYKUSU”NU KONUŞTUK NİSAN ÇELİK

    -Yeni yayımlanan Atların Uykusu adlı kitabınızın adından başlayalım mı?
    -Öncelikle bir varlık olarak atın tasarımı, estetik denge açısından beni çok etkiler. Bu yüzden şiirlerimde çok sık geçen bir imgedir. Atlara bakmayı, atlarla ilgili okumayı çok severim. Atlar ayakta uyur, örneğin. Fransa’da, Seine nehrinin yatağına yakın bir yerde yapılan bir kazıda onlarca ata ait kemiklere rastlandığını okumuştum. Avcılardan kaçarken, uçurumun kıyısında sıkışan ve kendilerini aşağı atarak intihar eden atlara ait olduğu anlaşılmış… Neyse,   kitabımın adını oluşturan “Atların Uykusu”, öncelikle bir bölümün de adı, bildiğiniz gibi. Bu bölümde ve başka şiirlerimde geçen “at” kavramını, ne bir içerik, ne de bir motif olarak alımlamak gerekir. Onlar birer çağrışım, birer metafordur. Neyin metaforu olduklarını anlamak için de, o şiirlere dönmek gerekir, elbette…
    -1983’de yayımlanan ilk kitabınız Yaşanan ile aradan otuz yıl geçtikten sonra yayımlanan Atların Uykusu arasında nasıl bir poetik   macera var?
    -Aslında bırakın yılları, her şiir arasında bile ciddi bir şair açısından önemli poetik maceradan söz edilebilir. Böyle olunca, otuz yıllık bir süreden söz ederken, on şiir kitabımdan ve bu süredeki şiirsel maceramdan söz etmiş oluruz. Bu konuda objektif gözlem yapabilmem söz konusu olamaz, elbette. Ama her şairin kendi yaklaşımları hep ilginç gelmiştir okura. Bu bakımdan bir şeyler söylememi istediğinizi anlıyorum.
    - Öyle de denebilir…
    -İlk kitabım “Yaşanan”, 1983 yılında yayımlandığında, 1980 faşist askeri darbesinin etkisi tüm yakıcılığıyla üzerimdeydi. O yıllarda bir genç şair olarak, duyarlılığımın bu yönde gelişmesi doğal karşılanmalı. Ne var ki bu denli ağır bir yaşantıyı şiire taşıyacak yeterli poetik bilinç düzeyimden söz edemem. Bu nedenle, o dönemin toplumcu şairlerinden, özellikle 1940 kuşağı şairlerinden etkilenmelerle bir şiirsel üslup geliştirmeye çalıştığım doğrudur. Zaten modern Türk şiirinin oluşum sürecinde bile kendi iç dinamizminden kaynaklanan yeterli bir birikimin olmaması ve İkinci Yeni olsun, daha önceki şiir deneyimleri olsun Batı şiirinden, özellikle Fransız şiirinden etkilenilmesi karşısında, benimki çok masum kalır. İkinci kitabım “Bir Afişin Önünde”, duyarlılık kaynakları açısından ilk kitabın devamı sayılabilir. Üçüncü şiir kitabım “Sınır ve Sonsuz”, soyut ve genel bir şiir dilinden, daha bireysel ve somut bir dil arayışına girdiğim bir kitaptır. Bu şiirsel tavrım, bazı toplumcu şiir çevrelerinde olumsuz eleştiriye hedef oldu. Bireyci ve bunalımcı bir burjuva diline yöneldiğimi öne sürdüler. Oysa ideolojik duruşumda bir değişiklik yoktu ve yalnızca poetik bir arayış içindeydim. “Karşılaşma”, “Uzak ve Eski”, “Gece Tanıklığı” adlı kitaplarım, tiyatro, mitoloji, tarih gibi söylem biçimlerinden şiirsel bir dil oluşturabilmem için olanak arayışları olarak yorumlanabilir. “Açılmış Kanat” adlı sekizinci kitabım, daha sonraki “Kanıt” ve “Atların Uykusu”nun habercisi bir kitaptır, bana göre.
    -Düzyazı-şiir, her zaman şiirden uzaklaşma riskini taşır. Belirsizlikler’e çalışırken bu tür kaygılarınız oldu mu?
    -      Şiirin bir nitelik olduğunu kavram olarak ilk kez Roland Barthes’ın ifade ettiğini belirtmiştim daha önceki bir konuşmamda. Ama ondan daha önce Mallarmé, şiirin duyguyla, düşünceyle değil sözcüklerle yazıldığını söyleyerek; şiirin bir nicelik olmadığını da söylemiştir. Demek ki bir metnin ölçülü uyaklı, soldan sağa, dörtlükler biçiminde gibi geleneksel şekilde yazılıyor olup olmaması, onun şiir olup olmadığını belirlemez. Metnin biçimi nasıl olursa olsun; önemli olan metnin niteliği, tözü, gerçekliği kavrayış biçimi, kendini gerçekliğin yerine koyup koymamasıdır. Öyleyse şiirdir, siz onu nasıl yazarsanız yazın.  Melih Cevdet Anday’da, Ece Ayhan ve Oktay Rıfat’ta yer yer rastlasak da bizim şiirimizde bunun örnekleri pek fazla yoktur. Genellikle formel bir şiirdir Türk şiiri. Niceliğe ağırlık veren, şiirin nitelik olduğunu henüz tam olarak kavramamış bir şiirimiz var bizim. Beni düzyazı biçimine iten, şiirin bir bütünlük işi olduğunu, gerçekliği kavrayış biçimi olduğunu anlamam oldu.
    -Burada yeri gelmişken sormak istiyorum: Türk şiirinde “gelenek” konusunda ne düşünüyorsunuz?
    - Bu gelenek konusu beni hep ürkütmüştür. Şiirimizin gelişmesinde zaman zaman bir handikap olmuştur. Çok yetenekli bazı şairlerimiz, örneğin Ahmet Muhip Dıranas, “gelenekten kopmadan, modern bir şiir oluşturmak” gibi bir tutum izlemişlerdir. Az önce söylediğim gibi, formalist tutum, biçim tutkusu, şiirimizin modernleşmesini geciktirmiştir. Dıranas, bir Beaudelaire hayranı olduğunu ve onu kendi dilinden okuyabilmek için Fransızca öğrendiğini belirtir, bir yazısında. Bunun çok saygın bir davranış olduğu açıktır. Ne var ki, Beaudelaire’in düzyazı-şiir (poésie en prose) biçiminde yazdığı ünlü Paris Sıkıntısı adlı kitabı, gelenek anlayışı yüzünden Dıranas’ı biçim olarak etkilememiştir. Oysa Paris Sıkıntısı’nın yazıldığı zaman ile Dıranas’ın zamanı arasında neredeyse yüz yıl vardır. Yani yüz yıl önceki Beaudelaire, Dıranas’tan daha devrimcidir, diyebiliriz.
    - Kendinizi bu bağlamda nerede görüyorsunuz?
    - Dediğim gibi ben “gelenek” ten ürkerim. Bunun nedeni belki de Umberto Eco’nun şu sözlerinin kulaklarımda çınlamasıdır hâlâ: Faşizmin birinci özelliği, gelenek kültüdür. Gelenekçilik, tabii, faşizmden çok eskidir. Gelenekçiliğe göre bilginin ilerlemesi mümkün değildir. Gerçek nihai olarak açıklanmıştır. Yapabileceğimiz tek şey, bu gerçeği yeniden yorumlamaktan ibarettir. Gelenekçilik modernizmin reddini içerir.
                - “Karanlık Soru” adlı şiirinizde, “evime dönmek istiyorum//ağacına dönmek isteyen meyve gibi//bir manav tezgahının//yabanıl yalnızlığında.” Yer alan dizeleri, uygarlığın getirdiği yalnızlıktan kaçış isteği olarak mı yorumlamalıyız?
                - Kaçış isteği değil de, başka tür bireysel-toplumsal evrilmeye geçiş isteği desek? Uygar toplumun iletişimsizlik, yabancılaşma, kitleselleştirme gibi olumsuz sonuçlarından, organik ve toplumsal olana dönüş isteği belki de. Bir yerde Baudrillard toplumsal olanın hızla kitlesel olana dönüştüğünü söylüyor ya… Etkin olan ve bireylerin organik birliğinden oluşan toplumsalın, giderek şematik, edilgen, geçirgen olmayan, şekilsiz bir yapı olan kitleye dönüştüğü çağımızda şiirsel bir “umar” arayışı…
    Sözünü ettiğiniz “umar” arayışını, ülkemiz bağlamında ve şiirn dışına da yayarak değerlendirirsek, bu arayışa bir “aydın sorumluluğu”diyebilir miyiz? Böyle bir sorumluluk açısından ülkeyi nasıl görüyorsunuz?
    - Evet, tam da bunu söylemek istiyorum. Benimki bunun alçakgönüllü ifadesiydi. Ama madem konuyu genelleştirdiniz, konuşayım: Bir kez Türkiye, cumhuriyet tarihi boyunca böylesi bir aydın ihaneti yaşamamıştır. Ülkeyi satmakla ve karanlığa götürmekle görevli bir örgütsel yapı, siyasi parti adı altında, emperyalist güçler ve onlarla işbirliği yapan yerel aydınlar (bunların bazılarına Attila İlhan “komprador aydın” diyordu), tarafından göreve getirilmiştir. Şiir yazan, roman yazan, eleştirmenlik yapan, akademik misyonları olan birçok insan bu projede görev üstlenmiştir. Bu durum benim açımdan utanç vericidir. Böyle bir manzara karşısında şiir ne yapabilir? Burada da yinelemek istiyorum: Dilin içinde saklı duran şiiri bulabilmek için, evet, hâlâ taşları dinliyorum, bulutları anlamaya çalışıyorum, gök işaretlerini ve yıldız motiflerini çözüyorum; ateşin kaygısını, gecenin dilini, gölgenin tarihini bilmek istiyorum. Mültecilerin öykülerini, sınır boylarından gelenlerin anlattıklarını aklımda tutuyorum. Benden önce yaşayıp gitmiş şairlerin hayatlarını yaşayabileceğim bir çare arıyorum.  
    -“Belirsizlikler” bölümünün ağırlığına ve mistik atmosferine   karşın, “Suluboya Resimler” adlı bölümdeki şiirler daha lirik, güncel yaşamın daha içinde gibi…”Belirsizlikler’’e sizin bilinçaltınız diyebilir miyiz?
    - Suluboya Resimler adlı bölümdeki şiirler, haklısınız, daha uçuşkan bir duyarlanımın ürünleri. Haiku değiller ama haikunun arka planını oluşturan heyecan özelliğine sahipler. Aslında bütün şiirler bir yerde şairin bilinçaltının yansımalarıdır. Ama buradaki “bilinçaltı” olgusunu psikiyatrik bir olgu olarak değil de, “estetik süreç” olarak ele almak gerekir. Yani “sanat”, “sanat yapıtı”, “sanatçı”, “yaratma süreci” gibi kavramların neliği çevresinde ele almak daha doğru olur. Bu bakımdan, örneğin Freud bile bu kavramları irdelerken, mutlu, sosyal hayatta uyumlu, problemsiz insanların sanat yapamayacaklarını öne sürer. Sanatın, gündüz görülen, uyanıkken görülen düş olduğunu belirtir. Şiir için, “bilinçaltının dışavurumu” dediğiniz zaman, bastırılmış, açıklanamayan duygu ve düşüncelerin ifadesi demiş oluruz ki, bu yaklaşım şiirin ussal özelliğini reddetmiş olur. Bazıları şiirin usa aykırı olduğunu öne sürse bile, gerçekte şiir, usun denetiminde olan, usun biçimlendirdiği bir duygusal evrenin ürünüdür. Yoksa her saçmalığı (sıkça rastladığımız gibi) şiir sayardık. Şiirsel yaratma sürecinde usa jandarmalık görevi verdiğim anlaşılmasın. Şunu demek istiyorum: Şiir eni konu dil etkinliğidir. Dilin, bir mimari uyum bağlamında, estetize edilmiş bir matematik bağlamında biçimlendirilmesi işidir. Bunu, usu dışlayarak yapamazsınız. Şiir bilinçli rastlantısallıktır. Gerçekliğin sınırlarını bozar. Aydınlıkta duran gerçekliği karanlığa çeker ve onu şimşek aydınlığında görülebilen bir özellik kazandırarak yeniden kurar. Oysa roman gerçekliği gündüz aydınlığında algılar.
    -Atların Uykusu’ndan sekiz yıl önce yayımlanmış olan “Kanıt” adlı kitabınızla ilgili bir söyleşide şöyle demişsiniz:“  'Kanıt'ı, benim şiir anlayışımın getirdiği tepe nokta olarak görüyorum ben. Bundan sonra yeni bir şey yapmalıyım. Mesela, doğanın şiirlerimde daha farklı biçimde olmasını sağlamalıyım ya da şiir parçalanmış bir dil diyorum ama ben bunu yapabiliyor muyum?” Yapabildiniz mi?
    - Burda şiirden, yani sanattan söz ettiğimize göre, insan ömrünü aşan bir süreçten söz ediyoruz demektir. Goethe ne diyordu,”sanat ne kadar uzun tanrım, hayat ne kadar kısa.” Elbette konuyu kendi şiirimin gelişimiyle sınırlı tutarak, özellikle “Belirsizlikler” başlıklı bölümde, bilinç parçalanmasına izin vermeden, içinde yaşadığım somut ve soyut gerçekliği parçalanmış (doğal gramerinden saptırılmış, imgesel ve metaforik özellik kazandırılmış) bir dille şiire taşımaya çalıştım. Bunu ne kadar başarabildiğime (elbette benim de bir eleştirel değerlendirmem var) okur karar versin. Şunu söyleyebilirim: Atların Uykusu, birçok açıdan Kanıt’ı geçti, bence.
    - Bir tür özgürlük yolculuğu diyebileceğimiz şiir yazmak, sizde nasıl gerçekleşiyor? Yani yaratıcı süreç ile özgürlük arasındaki ilişkinin sizdeki yansıması konusunda neler söylersiniz?
    - “Yaratıcı süreç” dediğimiz şiir yazma süreci, kendimi en mutlu hissettiğim zamanlardır. Zaten insan mutlu olduğu kadar özgür demek değil midir? Biraz önce şiirin, gerçekliği karanlığa çektiğini, gerçekliğin sınırlarını bozduğunu ve yeni bir gerçeklik kurduğunu söylemiştim. Bunun nedeni, bizden önce ve bizim dışımızda belirlenmiş olan verili gerçekliği yeniden ve kendimize özgü bir biçimde yaratmaktır. Böylece şiir onu yazana ve okuyana özgürlük duygusu, itiraz duygusu verir. Şair bu duyguyu şiir yazarken, okur da şiiri okuyup yeniden üretirken yaşar. Bütün sanatlar böyledir. Zaten sanatların ortak varlık nedeni, insanı kuşatan verili gerçekliği yıkarak, onu özgürleştirmek değil midir?
                                                                                                                                                               10 Temmuz 2014, Cumhuriyet Kitap.  

  • AHMET ÖNEL: SALİH BOLAT İLE ŞİİR VE BAŞKA ŞEYLER ÜSTÜNE

    Salih Bolat’la  Şiir ve Başka Şeyler Üstüne
    Ahmet ÖNEL
     
    -Sevgili Bolat, senin şiir serüveninin yakın bir takipçisi olarak tanımlayabilirim kendimi.  En azından  son otuz yıllık şiir dünyana, yakın ve açık bir pencereden baş uzattım diyebilirim. Kimi şiirlerinin ilk tanığı, ötesinde dinleyicisiyim, hatırlayacaksın. Islak Ankara akşamlarında, kitapçıların ya da mağazaların puslu vitrin ışıklarında cebinden çıkardığın kimi ilk şiirlerini bana okuduğun çok olmuştur. O günden bu yana değişmeyen  (olumsuz anlamda değil)   o şiir sesini toplu şiirlerine bakınca bir kez daha fark ettim. Bolat’ın şiir sesi, şu yıllar yılı şiir üstüne konuşmalarımız ya da yazışmalarımızda temel omurgaya oturan “yerel/evrensel” meselesine çok iyi bir yanıt niteliğinde sanki. Bu yargıyı pekiştiren duygu da, öncelikle ilk şiirlerinde gezinen o  “Kilikya/ Ankara” hattının kararsız ama dengeli salınımı. Bu tespitime katılır mısın?
    -Kesinlikle katılırım. İnanır mısın, ben de dokuz kitaplık ve kırk yıllık şiir toplamının bir arada topluca yayımlanmasıyla birçok şeyi fark ettim. Bunlardan biri de, senin vurguladığın konu. Yani “yerel-evrensel” konusu. Duyarlılık kaynaklarımın, şiire taşıdığım insani maceranın bana özgü bir coğrafyadan ve toplumsal kesitten, giderek çok daha herkese ait olana doğru evrildiğini gördüm. Şöyle de söyleyebilirim; başlangıçta genel ve soyut olandan, tikel ve somut olana doğru bir gelişme...Kendime karşı daha acımasız ve cesur olmam gerekirse, “şiir olan” a doğru bir gelişme görüyorum. Bana göre, senin “yerel” diye belirttiğin, “şiirin çevresinde dolaşma” dır. Demek, dokuz kitaplık toplamda, şiirin yakınlarında olan’dan, şiirin derinliklerine doğru olan’a evrilmişim. Şu da var: Yalnızca kendimin değil, başka birçok sanatçının da başlangıçta kendi içsel ve dışsal serüvenini anlattığı yaygın bir gerçek. Bu kendini anlatmayı, başlangıçta “lirizm” olarak kabul ettim. Oysa lirizmin, şairin birinci tekil anlatı açısıyla seslenmesi demek olmadığını çok sonra anladım. Örneğin, Adorno’nun bunu anlamamda çok katkısı oldu. Adorno, bir şiirin tözünün ya da gövdesinin, sadece bireysel itilerin ya da deneyimlerin dile gelişi olmadığını, liriğin tözündeki evrenselliğin toplumsal bir doğasının olduğunu öne sürüyordu. Şiirde kendimi anlattığım zaman, aynı zamanda nasıl başkalarını da anlatabilirim, uzun yıllar temel sorunum bu oldu. Şiirin “yeniden üretilebilir bir dil” olduğunu anladığım zaman, bunu gerçekleştirmenin yollarının neler olduğunu anlamaya yönelik poetik çalışmalar yaptım. Bu çalışmaların bazılarının poetik-kültürel yazılardan oluşan kitaplar olarak çıktığını sen de biliyorsun.
    -Senin şiirlerinin bende bir de imgesel karşılığı vardır. Bir adım ileriye gidip  görsel karşılığı diyeyim  istersen. İsim de vereceğim bu noktada. Çok sevdiğim ressam dostum Habip Aydoğdu’nun resimlerinin şiirsel karşılığını görürüm senin dizelerinde; ya da bunun  tam tersi diyelim.  Ağaç gövdelerinin üstünde gezinen yılanın  bir anda görünüp kaybolan hareketinden, bir martı çığlığının o kısa zaman diliminde gökyüzüne imzasını atıp kaybolmasına kadar. Doğanın her an değişen o yaşamsal eylemliliği ve sürekliliği senin şiirlerinde dipten dibe ısrarla yer almış ve ana gövdeyi sağlamlaştırmıştır kanımca.   İnsan- doğa ikilemindeki bu akıl almaz yer değiştirmenin hızı da şiirin gücüne dahil bu yüzden!
    “belki yanılsamadır kederli bir bahçıvan olmak /ve yaşamak yaseminlerin bir çağrışımıdır belki /bu yüzden, herkesin karşı çıktığı bir günde ölebilir /bahçıvanları budayan kederli bir yasemin.”
     Bu dizelerin,  söylemeye çalıştığım  fikrin  bire bir karşılığı belki de. Eklemek istediğin bir şey olabilir mi?
    -Benim şiirlerimde doğayı pastoral bir boyut olarak ele almak yanıltıcı olur. Doğa benim için nicelik değil, niteliktir. İmgesel dil yaratmanın vazgeçilmez bileşenidir. Çünkü imge, benim için şiirin temelidir. İmge sayesinde, duyular alanının dışında kalan gerçekliği, duyular alanının içine çekebiliriz. Böylece anlatılamaz olanı, anlatılabilir olan durumuna getirebiliriz. İmge, anlamın görsel tasarımıdır. Bu yüzden bir şey anlatmak, benim için görsel tasarımlar yaratmak demektir. Bu nedenle benim imge yaratma sürecimde, doğanın büyük katkısı vardır. Şiir için doğa, nesneler, insan dışı şeyler büyük olanaktır. Bir duygu durumu, bir duyarlılık boyutu oluşturabilmenin tek yolu insan değildir. Doğa ve nesneler de bunu yapabilmek için size sonsuz olanak sağlar. Fakat doğa ve nesnelerle poetik bir ilişki kurabilmek kolay değildir. İnsan gibi, size asla hazır duyarlılıklar, gerilimler, metaforik bağlamlar sunmazlar. Metaforik diyorum, çünkü imge yaratmanın temel yolu metafor yaratmaktan geçiyor. Metafor, bildiğimiz gibi bir benzetme ilişkisidir. Benzeyenle benzetilenin birbirlerinin yerine geçtiği bir ilişki. Sözünü ettiğiniz şiirde de böyle bir durum var: “bahçıvanları budayan kederli bir yasemin” Burada metaforla yapılmış bir imge söz konusu.
    -Sevgili Bolat; şiirsel yolculuğunda insana, hallere, topluma, ötesinde sanata ve sanatçıya bakışında temiz ve içten bir duruş sergilediğini söylemek mümkün. Bunun şiirsel  karşılığında, yani imgesel yapılanmada zaman içinde  bir değişiklik yaşadığını söylemek olanaklı mı dersin?
    - Burada Kavafis’in “içtenlik” konusunda söyledikleri aklıma geliyor: Kavafis, on yıl arayla “ölüm” izleğine dayanan üç şiir yazdığını ve her şiiri yazdığında son derece içtenlikli bir şiir yazdığını düşündüğünü, fakat on yıl geçtikten sonra okuduğunda, hiç de içtenlikli olmadığını gördüğünü söyler. Demek, “içtenlik” konusu zamanla anlam değiştiren bir şey. Burada Kavafis’in iki yüzlü, içtenliksiz falan olduğunu söyleyemeyiz. Olsa olsa bir durumu “içtenlik” olarak kabul etmemizi sağlayan ölçütler değişmiştir. Şu da var, hiç kimse bizi sanat yapmamız için zorlamıyor. Şiir yazmak oldukça gönüllülüğe ve bireyselliğe dayanan bir iş. Nazım’ın dediği gibi zor bir zanaat, aynı zamanda. Benim özelimde, şiirimi oluşturan imgesel evrenin yalın olandan karmaşık olana doğru geliştiğini gözlemlediğimi söyleyebilirim. Aynı zamanda, her karmaşanın altında bir yalınlığın yattığı da gözlemlediğim bir gerçektir. Şiirin “ne” olduğu beni hep ilgilendirdi. İlk Kar’ı okuduğunda, tiyatronun biçiminden mitolojiye ve destan söylemine, oradan haiku’ya yaklaşan ses tonundan kutsal kitaba çeşitli deneysel çabalar görebilirsin.
    -Dokuz kitap ve bir toplu kitap. Kanımca şiir yolculuğunun daha uzunca  bir  sonrası olmalı. Böylesi bir toplam için erken değil mi? Belki de bir şairin okurlarıyla  yüz yüze hesaplaşması adına bir düello çağrısı bu! Bu sorumu, hani tuhaf kaçmazsa bir Bolat şiiri okuru olarak yanıtlayabilir misin?
    - Aslında ben de başlangıçta böyle toplu şiir kitabı yayımlamayı bir tür “jübile” olarak görüyordum. Ama süreç içerisinde, hem şairin hem okurun, bir şairin şiir yelpazesine tanıklık etmesi açısından iyi bir yol olduğunu düşündüm. Buna “düello” demeyelim de, “buluşma” diyelim istersen. Çünkü düelloda eşit elemanlar arasında “yenilgi” yle sonuçlan bir hesaplaşma söz konusu. Benim toplu şiirleri yayımlamamı, benim irademe dayanan tek taraflı bir “okura gitme” olarak kabul etmek gerekir.
    -Senin de çok sevdiğini bildiğim Rerné Char bir şiirinde   “kumun yazgıyı alt ettiği yerde ölçülebilir bir derinlik kalır hep."  der, hatırlayacaksın. Doğadan topluma, toplumdan doğaya sonsuz bir devinimin  sözcüklerdeki  yansıması demeye getiren bir yan gizli bu söylemde. Senin şiirinin tortusu zaman içinde nasıl bir söylemin sözcülüğünü üstlenir acaba? Şairane bir dilektir  bu ama gereksiz olduğunu söylemek hiç şairane olmayacaktır kanımca. Ölçülebilir bir derinliğin karşılığı Bolat şiirinde “nasıl olsa iyi duracaktır?”
    -Evet, René Char’ı severim. Provence’lı şair. Akdeniz’den biraz içeride, hemen kuzeyinde Alpler’in sıralandığı bir coğrafyadır, Provence. Benim doğduğum Adana çevresine benzer. Hemen kuzeyde Toroslar sıralanır. Sarıasma kuşları, dere yatakları, zakkumlar, kır çiçekleri…Belki buradan başlayan akraba bir ses vardır. “Ölçülebilir derinlik”, “doğal derinlik”ten farklı olarak yaratılmış bir derinliktir. Doğal derinlik, içine girmeye çekinilen, korkulan, uzak durulan derinliktir. Yaratılmış, (poetik ya da imgesel) derinlik, içine girmek istediğimiz, belki de kaybolmak istediğimiz derinliktir. Yaratılmış derinlik, senin ifadenle (Char’ın da ifadesiyle), ölçülebilir derinlik, estetize edilmiş bir derinlik olarak saygı duyulan bir derinliktir. Oysa doğal derinlik, olsa olsa “tehlikeli” dir. Yaratılmış derinliğe duyulan saygı, gerçekte ateşe duyulan saygı gibi, öğretilmiş bir saygıdır. Gaston Bachelard’ın, bir mum alevinden parmağımızı çekmemizi sağlayan refleksin, bilgimiz içinde bilinçli bir yeri olmadığını, buna karşın bu refleksin toplumsal bir bağlantısı olduğunu öne sürdüğünü  hatırlıyorum.  Bu yaklaşımı, derinlik bağlamında da okuyabiliriz. Şair kişinin derinlik arayışlarını yansıtan imgeleminde bilinçli bir yeri vardır. Yaratılmış derinlik içerisinde kaybolma isteği,
    -Sevgili Bolat; şiirinde tutkunu olduğun sözcükler var: Aslında bu sözcükler şiir yoluyla hayatın tanımı/tarifi konusunda da anahtar işlevi görüyorlar kanımca. Benim dikkatimi çeken  şu ısrarlı imgelerden biri de  “gece”. Tüm şairler sever bu sözcüğü ve çağrışımlarını elbette ama, senin gece sözcüğündeki ısrarında bir  “onun hemen başında bekleme” edimi “aydınlığa doğru değişimi görme arzusu”  ve bütün bunların yanı sıra getirdiği bir bekleyiş azmi ve sabrı var sanki. 2004’te yayınlanan Açılmış Kanat kitabının bir yerinde sorduğun şu sorunun, yani “o gün bir yanıt bulamadık gecenin sorusuna” dizesinin karşılığını 2015’te yayınlanan “Atların Uykusu’nda  şöyle yanıtlıyorsun  sanki: “geceye yol gösteren çakıl taşı / hançerin oluğunda akan ay ışığı / bunu anlatıyor: yokluğu”   Bu soy imgelerin gelip dayandığı son adresin yokluk, ötesinde umutsuzluk olduğunu söylemiyorsun elbette. Ancak, kimi kavramların imgesel karşılığını, belki de okurun algısında   henüz  yerini  bulamamış  ve doldurulmaya hazır noktalar aracılığıyla yazılacak olan  yeni sözcükler  olarak algılıyorum. Bu umarsız oyun elbette şiire, özellikle Bolat şiirine yakışıyor kanımca.  Bu tespitime katılır mısın?
    -Kesinlikle katılırım ama şu şartla: Buradaki “yokluk” u, “olmayan” anlamında anlamalıyız. “Gece” biçimlenmemiş bir boyuttur. Her şeyin eşitlendiği, gündüz öne çıkan anlamların, vurgulanan simgelerin silindiği bir düzlemdir. Evet, “gecenin yanıtını” Açılmış Kanat’ta okuyoruz ama Atların Uykusu’nda da “gece yanlış biliyor her şeyi” diyoruz. Çünkü gece asla kesin değildir. Gündüzdür tutarlı olan. Gecenin kendisiyle çelişmesi, onun doğasında vardır. Diyebilirim ki, gündüz düzyazıysa, gece şiirdir. Gündüz bir cevapsa, gece sorudur. Bu bağlamda “yokluk” vurgusunu da gecenin bir gösterileni olarak anlamak gerekir. “Gece” ile “karanlık” da aynı şey değildir. Karanlık bana göre gecenin ideolojik bir kavranış biçimidir. Oysa ben şiirlerimde geceyi poetik bir süreç olarak ele alırım. Hatta bir organizma olarak…Karanlık kuşatıcıdır, gece içseldir. Karanlık, dümdüz, pürüzsüz bir yüzeydir. Oysa gece, yer yer parlak noktalardan oluşur ve yer yer keskin bir ışıkla yırtılır. Karanlıkta hiçbir şey göremezsiniz, oysa gecedeki parlak ışıklarda “öyle olmayan” ı görürüz. Geceyi “biz” anlamlandırırız. Karanlık nesneldir, gece öznel. Tıpkı şiirsel imge gibi. Gündüz bir haksızlıktır, çünkü eşit değildir. Oysa geceden herkes payını alır. İşte gecenin biçimlendirdiği bir dille ancak şiir söylenebilir. Şiir “olmayan” ı biçimlendirir. Yani “öyle olmayan” ı. Gündüz düzyazıdır, dedim ya, düzyazı “olan” ı biçimlendirir. Gece şiirdir ve “öyle olmayan” ı biçimlendirir
     
    -”Gidenin verdiğini alacak kimse olmadıkça”  şiir var olacak  elbette. Ancak, şiirinin hani şu “kertenkelenin uykusuyla” bezeli poetikasında kimi zaman geçip gittiğimiz bahçelerin boşluğu ile baş başa bırakıyorsun okurunu. Bu şiirlerin gizli bir çığlık ya da açık bir ağıt olmasından yanasın sanki. Evrilen, değişip dönüşen bir süreç 83’te yayınlanan “Yaşanan”dan bu yana  değişip dönüşerek bu güne ulaştırıyor  hepimizi. Toplumsal serüvenimizin izdüşümüne de tanıklık ediyoruz bu şiirlerde. Maraş’tan Madımak’ a el uzatıyoruz. Yeri kolay doldurulamayacak kıymetlerimizin yokluğuna içimiz eziliyor ve “bahçemiz” rahat soluk aldırmıyor! Şiirinde derin bir hüzün de egemen bu yüzden ve bu ısrarlı duruşun kalemini de, yakanı da rahat bırakmıyor. Şair sorumluluğundaki bu koca coğrafyanın sınırı yok mu gerçekten? Yalnızca aşkın, özlemin, vuslatın egemen olduğu bir bahçemiz olmayacak mı sence de?
    - Şiirin tanrısal bir dil olduğunu düşünürsek, şair sorumluluğundaki evreni sınırlandıramayız. Çünkü şiir dili “süreçsel” bağlamda zamansız bir dildir. Oysa düzyazı “geçmiş-şimdi-gelecek” süreçlerinde “ilerleyen” bir dildir. Şiir bütün bu süreçleri içinde taşıyan, başlangıcı ve sonu belli olmayan, “döngüsel” bir dildir. Bir şiir yapıtı, an’ı ve çağ’ı aynı anda içinde taşıyabilir. Dil gerçekliğin belirlediği bir yapı olduğuna göre, şiir de dil ile yapılan bir sanat olduğuna göre, şairin sorumluluk evreninde sınır aramak, sonuçsuz bir çabaya götürür. Maddi ve tinsel evrenin, bu evreni oluşturan gerçekliğin, şaire çok büyük bir “manevra” olanağı tanıdığı doğru. Ama bu olanak doğru kavranmazsa, kavramak için gereken poetik emek harcanmazsa, şiir yazmaya çalışan kişi büyük bir yıkıma uğrar. Uğradığı bu yıkım, ona büyük yanlışlar yaptırır. T.S.Eliot bir yerde şöyle der: “ Genç şair taklit eder, olgun şair çalar” Çünkü olgun şair, “ne” yin şiir  olduğunu bilir. Sorumluluk evreninin sınırsızlığını gören şair kişi, bu sınırsızlığı taşıyacak  dili nasıl yaratabilir? İşte, belki de benim dokuz kitaplık çabamı oluşturan “İlk Kar” bunu anlatıyor. Maraş’ın, Madımak’ın simgelediği, çağrıştırdığı insanlık dışı katliamların, bu bağlamda, şair sorumluluğundaki evrenin dışında kalması düşünülemez.  Şiirin ilgi alanı, bu katliamları dışlarsa, şair kişinin kullandığı hiçbir sözcüğün değeri yoktur.
    -Toplu şiirlerini yayınlayan bir orta yaş şairinin,  şiirine, kendine ve okuruna karşı bir hesap  verme  biçimi  olmalı.  Tedirginliğin, yeni bir sesin, söylemin, imgesel arayışın kapısını aralayan bir yan yok mudur bu yeni arayışta? Son sorum bu olsun bu yüzden! Yeni çalışmalarında sesinin ve imgenin farklı arayışlara yelken açtığına ilk elden tanıklığın var mı?
    -Toplu şiirler yayımlamak, yolun sonu değil, elbette. Dilin gücü, gerçekliğe bağlı olarak sonsuzdur. Şu başıboş rüzgâr, şu gökyüzünü çizip giden siyah kuş sürüsü, denizin orda öyle debelenip durması, şu taşların mutlak sessizliğindeki anlam, şu ağaç, şu kent, şu kalabalıklar şair kişiyi hep tedirgin eden dili üreteceklerdir. Bir şiir, bütün diğer şiirlerin bir sonucudur. Öyleyse, gerçekliğin içinden çıkacak yeni şiirlerin peşine düşmek, bu zanaatı yapmakla ancak ayakta kalabilen şair kişinin tutumu olmaya devam edecektir.
    _______________________________-
    İl Kar, Varlık Yayınevi, Şiir, 365 s.

  • “İLK KAR” BAĞLAMINDA SALİH BOLAT’A SORULAR

    “İLK KAR” BAĞLAMINDA SALİH BOLAT’A SORULAR
    Cengiz Kılçer
     

    • Yayımlanmış dokuz şiir kitabınız “İlk Kar“ adıyla Varlık Yayınlarınca toplu olarak yayımlandı. Merak ediyorum nasıl bir duygu uyandırdı sizde?
     
    • Toplu şiirlerin yayımlanması konusunda zor karar verdiğimi belirtmeliyim. Sanki şiir yazmaya son vermiş gibi bir izlenimin oluşmasına mı katkıda bulunacaktım, acaba otuz yıl önceki bazı acemiliklerimin bugün okurun karşısına çıkması olumsuz bir etki yaratır mıydı, kitabın hacim olarak kolayca taşınmasına uygun olmaması, okur açısından caydırıcı bir etki yaratır mı gibi kaygılarım oldu. Ama bir yandan da böyle bir toplamın çeşitli bakımlardan iyi olduğu düşüncesi baskın geliyordu. Elbette yeni bir kitabın yayımlanması, her şair ya da yazarda olduğu gibi, çok heyecan verici bir olay. Ancak bir şairin kırk yıllık emeğinin toplu olarak yayımlanması, dokuz kitabının bir arada yayımlanması, daha farklı bir duygusal karşılık buluyor. Nasıl desem, şimdi biraz acemice bulduğunuz ilk kitabınızla, daha “olmuş”  son kitabınızın yan yana olması, bayağı cesaret isteyen bir durum aslında.
    -       İlk kitabınız “Yaşanan”dan “İlk Kar“a poetik-estetik bağlamda bir kopuş ya da bir süreklilikten bahsedebilir miyiz?
    - Kopuş olduğunu söyleyemem ama hep bir süreklilik olduğunu, İlk Kar yayımlanınca, daha net biçimde gördüğümü söyleyebilirim. Örneğin “doğa”, şiirlerimin imge düzeni, sözcük yapısı, ifade biçimi ne kadar değişirse değişsin, hep arka planda hatta şiirleri taşıyan kaide olarak var olmuştur. İşte, ağaçlar, bulutlar, yağmur, rüzgâr, gece, deniz, dağlar hiç vazgeçmediğim temel kavramlar olmuş. Bir de şiirlerimde hep bir anlam üretme ve iletme kaygım hep oluyor. Ama başlangıçta anlam yüzeyde ve yüzeye yakın dururken, giderek daha derine iniyor. Böylece şiirsel yapıt, okurdan “poetik” çaba istemeye başlıyor. Bu nedenle, örneğin “Bir Afişin Önünde” adlı kitabımla şiirimi tanıyanlar, diyelim “Kanıt” kitabımla karşılaştıklarında, şiirlerimin eskiden daha kolay anlaşıldığını söylüyorlar. Oysa kendileri şiirsel beğenilerini “eleştirel” bir düzeye taşımadıkları için, daha gelişkin olan şiir karşısında, şiirin kendilerinden isteyen “yeniden üretme” çabasını gösteremiyorlar.
    -   Neredeyse 30 küsur yıldır şiir muhitindesiniz, o gün ile bugün arasında ne gibi benzerlikler aykırılıklar var?
     - Benim 30-40 yıl önce şiir yazmaya başladığım günlerde de şiir yazmak zorunda olmayan bir yığın insan şiir yazmaya çalışıyordu, bugün de…Anlamakta zorluk çektiğim şey şu: Şiir gibi zarif, keskin, yakıcı, kristalize olmuş ve “kötü mal” ın hemen belli olduğu, sahtenin hemen kendini ele verdiği bir etkinlik olan şiirle ilgilenenlerin çoğu, bu ilgilerini derhal kesmesi gereken insanlardan oluşuyor. Çünkü kendilerini gülünç duruma düşürüyorlar. Bir söz vardır: “Arı kırda, balı pazarda gerek” diye. Yayın piyasasının içinde yaşayıp da şiir zor yazılır. Hayatın farklı boyutlarının içinde olmak gerekir. Şiirsel çalışmalarını bir eleştiri ortamına sokmayı (ne bileyim, mesela dergilere göndermeyi) göze alamayan, kendilerine güvenemeyen birçok insan, kendileri dergi çıkarıp, yayınevi kurup yayın yapıyorlar. Oysa kendileri çalıp kendileri oynuyor. 30 yıl önce bu durum yaygın değildi. Baskı olanaklarının artması ve ucuzlaması, dergi ve kitap yayınlamanın kolaylaşması, bu “edebiyat dışı” ortamın genişlemesine yol açtı. Bu durum bir “şiir kirliliği” de oluşturuyor.
    - Şiirlerinizdeki neredeyse her sözcüğünün altında sanki bir tür varoluşsal bağıntıların izini sürüyoruz ne dersiniz?
     - Bu saptamanıza katılırım çünkü bu durum benim bilinçli olarak kurmaya çalıştığım bir poetik atmosferdir. Şiirin, bütün diğer sanatlarda olduğu gibi iki boyutu vardır: “Hayat boyutu” ve “akademik boyut”. Şiirin hayat boyutu, şiirin akademik boyutundan daha önemli değildir. “Akademik boyut” derken, şiirin bilgisel boyutunu, öğrenilen boyutunu, estetik perspektif gerektiren, tarih ve  sosyoloji gibi diğer bilgi alanlarıyla ilişki kurabilme bilinci gerektiren boyutunu kastediyorum. Birçok insan, şiirin hayat boyutunu daha önemli görüyor. Hatta şiiri bu sanıyor. Oysa bu bir yanılsamadır. Turgut Uyar’ın bir sözünü hatırlıyorum. Büyük şair olabilmek için büyük yıkılmış olmak gerekmediğini, her gün evinden işine gidip gelen bir adamdan bir Mallarmée çıkabileceğini söylüyordu. Burada vurgulanan şey, şiirin hayat boyutunun reel, somut, gerçeklikte yaşanan bir hayat değil, iç dünya zenginliği olması gerektiğidir. Melih Cevdet Anday da sürrealist olan her şeyin, aynı zamanda şiirsel olduğunu söylüyordu.  Çünkü  şairlerin, görünen gerçekten uzaklaşma isteği, bunun yerine düşü önermeleri, aslında bilinçdışı olanı önerme anlamına gelmektedir bir bakıma. Birey, kendine dış dinamikler tarafından dikte ettirilmiş değerlere başkaldırmaktadır. Gerçeğin ve aklın denetiminden, düşün ve bilinçdışının özgürlüğüne varmak istemektedir. Bu özgürlüğe varmak, gerçekliği yeniden adlandırmayı gerektirir. Ancak bu şekilde bizi gündelik yaşamımızda kuşatmış olan “işlevsel anlam” a itiraz eden bir dil geliştirebiliriz. Bu da şiirle mümkündür. Demek şiir benim için bir “kendini gerçekleştirme” yolu oluyor. Bunu söylemekten kaçınmıyorum. Senin de belirttiğin gibi, her sözcüğün altında varoluşsal bir bağıntının hissedilmesi, şiirimin bütün imgesel evreninin varlık nedenidir. Gerçekte şiir de budur. Bir şiirin nesnesinin, içerdiği gerçekliğin ucuz ya da pahalı olması, derin ya da sığ olması, sıradan ya da nadir olması hiç önemli değildir. Önemli olan, bu gerçekliklerin, nesnelerin,  şiirin dili içerisinde, poetik ve estetik bağlamlarda dönüştürülüp dönüştürülmediğidir. 
    -          Mallarmé "şiirde daima gizem olması gerektiğini savunuyor şiirin böyle bir müphemliğe ihtiyacı var mıdır?
     -  şiir bağlamında “müphemlik” bir neden değil, bir sonuçtur. İçinde yaşadığımız somut ve soyut gerçekliğimiz, son derece kesin anlamlarla belirlenmiştir. Bu doğaldır çünkü insan toplumsal bir varlıktır ve bir arada yaşamak zorunda olması, gerçekliği “ortak” ve “anlaşılır” yapmayı gerektirir. Ama bu “ortak” ve “anlaşılır” olma durumu, insanı “hakikat” ten uzaklaştırmış ve “gerçek” in kölesi yapmıştır. Gerçeklik (réalite), hakikat (vérite)’in evcilleştirilmiş, insana indirgenmiş biçimidir. Gerçeklik, kurulmuş bir hakikattir ve sanaldır. İnsanlar bu sanal yapı içinde yaşayıp gitmekten mutlu olurlar. Elbette bu mutluluk da sanaldır. Gerçeklik verilidir. Hakikat yabanıldır ve insana göre onarılmamıştır. Gerçeklik verili değerlerin görünmeyen duvarlarıyla kuşatılmış bir evrendir. Hakikat, içine girilmenin kolay göze alınamayacağı bir özgürlük karanlığıdır, yalnızlık dehşetidir. İşte şiir hakikati önerir.
    • “Poetik bir arayış”ınız belli bir noktaya netliğe geldi mi yoksa sürüyor mu?
     
    • Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e yazdığı bir mektupta söyledikleri aklıma geliyor. Bir orta yaş şairi olan Nazım, henüz şiire ulaşamadığını, “şairanelik” belasından kurtulamadığını söylüyordu. Ben de şiirin bir “duygulanma işi” olmadığını, “az sözle çok şey anlatan” bir şey olmadığını, her şeyden önce bir anlamı iletmek amacıyla örgütlenmiş bir dil olmadığını, şiirde dilin amacının kendisi olduğunu anladığımda epey zaman geçmişti. Bu söylediklerim şiirin gerçeklikte karşılığı olmadığı, “kuş dili” olduğu anlamına gelmez. Evet, şiir hazır duyarlılıkları, duygu durumlarını güzel biçimde anlatan değil, duyarlılık ve duygu yaratan bir dildir. Şiir yapıtının içerdiği duyarlılık daha önce, o şiirden önce yoktur. Bu yüzden şiir bir bakıma “olmayan” ı biçimlendiren bir dildir, diyebiliriz. Şiir kendi dışında referansı olmayan bir dildir. Şiirsel anlamda, şairin varlığı sorgulama etkinliğini, yöntemli bir bilimsel etkinlik olarak da anlamak yanlış olur. Bir tür “kapanma” anlamında diyebileceğim "varlığı sorgulama" etkinliğini, Joubert, "gizil düşünme durumu" olarak açıklar. Bu durumu, şairin kendi bilincinin denetiminden geçici olarak vazgeçmesi olarak da açıklayabiliriz. T. S. Eliot, şairin bu özelliğine bakarak, "sanatçı, çağdaşlarından hem daha ilkel hem de daha uygar" diye yazacaktı . Eliot'a göre uygar insan mantık öncesi düşünme biçimini yitirmiştir; bu tür düşünce ancak şairin kendisine ya da şair aracılığıyla bize gelir. "Simgecilik" akımının da temelini oluşturan bu yaklaşım, benim “kapanma” olarak adlandırdığım etkinliğin yansımalarından biridir aslında. Çünkü insanlığın var olduğu zamandan buyana dile aktardığı ve böylece nesnelleştirdiği gerçekliği, şair yeniden “şiir” dediğimiz dile aktaracak, sözcükleri ilk kez görecek ve keşfedecektir. Gerçeklik şiirin dilinde tikel ve somut biçimiyle yer alırken, okur da her zaman yanından geçtiği fakat görmediği gerçekliğin ayrımına varacaktır. Yani şunu demek istiyorum: Poetik çaba hep sürecektir çünkü şiirin yapı taşı olan dil canlı bir organizmadır ve her an değişerek gelişirken, şiirin nesnesi olan “hayat” da her an değişerek gelişmektedir.
    -          İlk aklıma gelen Mehmet H. Doğan, Hüseyin Cöntürk, Eser Gürson gibi eleştirmenlerin artık olmadığı bir ortamda şiir eleştiriden sanki azade yazılıyormuş gibi… Attilâ İlhan’ın şu sözünü akla getiriyor: "Heyhat ki iyiler gider, nâdanlar kalır."
    - Evet, Türkiye’de şiir çok yazılmasına karşın, eleştirisinin yeterince gelişmemiş olduğu bir sanattır, ne yazık ki. Şiirin eleştirisi, Orhan Koçak gibi iki-üç değerli adı saymazsak, yine şairler tarafından yapılıyor. Bunun nedeni, şiire içeriden bakabilen bir eleştirel duyarlılığın, akademik bir dilin gelişmemiş olmasındandır. Diğer sanatlarda, örneğin plastik sanatlarda ve sahne sanatlarında, sanat yapıtının nicelik boyutu, biçim yanı, teknik ayrıntıları, o sanata içeriden bakabilme yeterliliği olmasa bile, üzerine birçok eleştirel düşünce üretilebilecek özelliğe sahiptir. Oysa şiirin biçimsel, teknik malzemesi çıplak dildir. Bu nedenle şiir eleştirmek, tamamen ona içeriden bakabilmeyi gerektirir. Bu, şu anlama gelir: Şiir eleştirisi yapabilmek için estetik, dilbilim, tarih, sosyoloji, felsefe, edebiyat tarihi, psikoloji, sanat tarihi bilmek yeterli değildir; imge yapma süreçleri, sözcük ideolojisi, metaforik gerçekliğin hakikatle ilişkisi, sözcüklerin nesnelerle ilişki düzeyleri ve biçimleri, aşk, yalnızlık, ölüm, kavga, düş vb. bir yığın şeyle ilgilenmek gerekir. Yani “dil” dediğimizde onun içini hangi süreçler ve dinamikler dolduruyorsa, hepsiyle ilgilenmek gerekiyor.
     
    - Karl Marx Kapital’de “Örümcek, işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi, arı da peteğini yapmada pek çok mimarı utandırır. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarı, yapısını gerçekte kurmadan önce, onu imgesinde kurabilmesidir” saptamasını yapar; sizce şiiri yapı, şairi de mimar, belki de imge üzerinden görmek, kurmak mümkün mü?
     
    - Kesinlikle şiiri yapı, şairi de mimar, belki de imge üzerinden görmek, kurmak mümkündür ama şairin bir şiiri yazmadan önce onu imgesinde kurduğunu söylememiz mümkün değildir. Bu durum, adı üstünde, “kurmaca” dediğimiz roman, öykü, oyun gibi edebiyat sanatlarında mümkündür. Şiirde anlam, onu yazma sürecinde oluşur. Nazım Hikmet bir yerde şöyle diyor: “Bir kavga şiiri yazmak amacıyla şiire başladığımda, bir aşk şiiri yazdığımı gördüğüm olmuştur” Çünkü şiir döngüsel bir dildir, nerede başlayıp nerede bittiği belli değildir, düzyazı ise çizgisel bir dildir. Şiir, dünyevi bir dil değildir. Onaylayıcı bir dil değildir. Gerçekliği betimleyici bir dil değildir.   Hatta şiir gerçekliği, dünyayı ışığın altından karanlığa çeken ve onu yeniden adlandıran bir dildir. Şiir gerçekliği şimşek aydınlığında kavrar. Aniden, çok keskin ışık altında... Böylece, şimşek aydınlığında görülen gerçeklik, herkesin kendine göre anlam yükleyeceği gerçeklik haline gelir. Okur, onu yeniden anlamlandırır, yeniden üretir. Böylece şiirsel metin okura korkunç bir özgürlük, ilk baştan başlama, ilk elden gerçekliği kavrama olanağı tanır. Oysa, özellikle roman gerçekliği gündüz aydınlığında, projektör aydınlığında kavrar. Betimler, düzenler, yeniden sunar. Şiir düzenlemez; yıkar, bozar, öyle sunar gerçekliği... Şiirin böyle bir marifeti var.
    “Anlamın görsel tasarımı” demek olan şiirsel imge üzerine yeniden düşünmek, şiirsel imgeyi eskiden olduğu gibi küçümsememek gerekiyor. Çünkü artık şiirsel imge, şiir dilinin vazgeçilmez aracı haline gelmiştir. Bundan sonra, imge ile şiirsel imge üzerine düşünce üretmemiz gerekiyor. Dünyanın en iyi şiirini yazan Rene Char, Adonis, Yives Bonnefoy gibi şairlere bakınız, yepyeni imge anlayışıyla şiir yazdıklarını göreceksiniz. Romanda, bildiğimiz zaman ve mekan boyutları içerisinde gelişir her şey. Tanıdığımız karakterler ya da bireyler vardır. Oysa şiir, yabanıl ve ilkel bir düzlemden yapılan tanıklıktır. Eliot’ın dediği gibi, insanlığın mantık öncesi düşünme biçimiyle yapılan bir tanıklıktır. Bu yüzden de şiir, kronolojik anlamdaki zamanın ve insanların kendilerini güvenlik içinde hissetmeleri için oluşturdukları mekanların dışında  ve ötesinde bir dil ile ifade eder tanıklığını. Şairin evren karşısındaki sürekli şaşkınlığı, sürekli sorular sorması bu yüzdendir. Şunu söyleyebilirim: Şiirin tanıklığı, herhangi bir yaşantıyı aydınlatmak, herhangi bir duyarlılığı onaylamak, herhangi bir duyguyu etkili biçimde ifade etmek gibi bir tanımlamanın dışındadır.
     
    -   Tanzimat edebiyatı olsun, 1940 Kuşağı toplumcu-Gerçekçi, Garip Şiiri ya da İkinci Yeni olsun hem şairleri hem de akım olarak, bir biçimde toplumla somut, karşılıklı etkileşim içinde olduğu tarihsel bir gerçekti.  Peki, günümüz toplumunda şairin şiirin böylesi bir rolü var mı? Böyle bir ilişkiden bahsedebilir miyiz?
     
    • Şiirin toplumla bire bir ilişki içinde olduğunu, bütün gözeneklerine nüfuz ettiğini, yediden yetmişe herkesin şiir ile ilgili olduğunu düşünmek biraz yanıltıcı olabilir. Hiçbir zaman böyle olmamıştır. Belki de TV, sinema gibi görsel kültürün gelişmediği 1970’ler öncesinde toplumun kültürel ilgisi yazılı kültür ile doğal olarak daha yoğunda. Ama bu durum niceliksel bir yansımadır. Bu niceliksel yansıma, iletişimin, özellikle internetin yaygınlaşmasıyla günümüzde daha çok gelişmiştir. Yüzlerce şiir sitesinden söz edilebilir. Şiir hiçbir zaman bu denli paylaşılabilir olmamıştır. Ama şiirin niteliksel gelişmesi konusunda aynı şeyi söyleyebilir miyiz, bilemiyorum. Şiirin, dolayısıyla şairin elbette toplumla organik bağının olması her zaman söz konusudur. Zaten şair istese de istemese de toplumsal yaşamın en “ortasında” bir sanatçıdır. Çünkü şiirin hammaddesi yaşamın ta kendisidir.
     
    • Şiirin belli bir kültür, estetik, birikim ve geleneğin tezgâhında “örüldüğü”nden hareketle sorarsak geçmişten günümüze intikal ettirilen bir gelenek (traditum) ya da miras var mıdır?
     
    • - Bizde “gelenek” olgusu biraz “yerel” olanla karıştırılıyor. Şu da var ki, gelenek aslında bir boyutuyla da yereldir, gerçekten. Bu nedenle, sözlü kültürün formları olan ağıt, destan, türkü, ilahi gibi edebiyat formları, birçok şair tarafından hâlâ ilgi görmektedir. Bu formları örneğin Nazım Hikmet gibi modern bir anlayışla yorumlamazsanız, izlekleriniz, içerikleriniz, duyarlılıklarınız ne kadar yani olursa olsun, modern bir şiir yaratamazsınız. “Yerellik-evrensellik” konusu, aslında sanat-öncesi bir sorundur, bana kalırsa. Çünkü sanat yapıtı, kendi diline uygunluğu tartışılmaz olduğunda, zaten evrenseldir. Eğer bir sanat yapıtı, içerik, anlam ya da biçim açısından yerel kalıyorsa, daha başlangıçta sanat yapıtı sayılması güçleşir. Eğer bir şiir kendi diline, kendi söylem biçimine uygun değilse, daha baştan şiir olmadığı ortadadır. Evrensellik, bütün coğrafyalarda, bütün zamanlarda değişmeyen, geçerli olan’dır. Şiirdeki herhangi bir nesnenin, toplumun, duygunun yerel olması, o şiirin yerel olduğu anlamını oluşturmaz. Aynı şeylerin uzaklarda, sınır ötesine ait olması de evrensel olduğu anlamına gelmez. Bir “şey”, sanat yapıtında “içerik” olamamışsa, o şiirin ürettiği bilgi olamamışsa, şiirin dokusundan kaynaklanmıyorsa, motiftir. Örneğin İlhan Berk’in bir şiirindeki, “ağzın bir grev yeri” imgesinde yer alan “grev yeri”, bir içerik değil, bir motiftir. Neyse…Şunu söylemek istiyorum: Gelenek dediğimizde artık ben bütün bir insanlık birikimini anlıyorum. Bugün bizim edebiyatımızda da “sone”, “haiku” gibi Batı uygarlığının ya da Uzakdoğu uygarlığının formlarında şiirler yazıldığını görüyoruz. Bütün bunlar bence büyük insanlık geleneğine bağlanma çabalarıdır. Önemli olan da budur.
    - Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri, Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü ve Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü'nün seçici kurul üyeliklerinde yer aldığınız için, genç şairlere neler önerirsiniz, şair için “sine qua non” koşullar nelerdir?
     
    • Ödüllerin bir sanatçıyı motive etmesi gibi bir işlevi olduğu doğru. Özellikle şiir gibi, gençlik kesiminde geniş ilgi duyulan bir türde, kendi şiirlerine dikkat çekmek, şiirlerinin okunmasını sağlamak için ödüllerin önemli işlevi vardır. Ama bazı genç arkadaşların bir ödül aldıklarında, bunu mutlaklaştırdıklarını görüyorum. Bu arkadaşlar artık şair olduklarını, bu açıdan tartışılmaz olduklarını düşünebiliyorlar. Bu bir yanılsamadır. Ülkemizin şiir ortamı ödüller açısından, zengin. Saygın şiir ödülleri var. Benim kitaplarımın çoğu dosya olarak bir ödül aldıktan sonra basılabildi. Ödüllerin önemli bir işlevi de, kitabınızın basılmasına olanak sağlamasıdır. Yayınevlerinin şiir kitabı yayımlama konusundaki cimriliği düşünülürse, bu da az bir olanak değildir. Genç şairlere (elbette, kendime de) nihai olarak Rilke’nin de önerisi olan şu öneride bulunmak isterim: Gecenizin en sessiz anında kendinize şu soruyu sorun, “şiir yazmazam, yaşayabilir miyim?” Bu yalın soruya, “yaşayamam” cevabını veriyorsanız, hayatınızı ona göre biçimlendirin.
     
     
     
     
    •  
     

 

salihbolat.com

HARİTADA AÇ

HAKKINDA (RELATİNG TO)

  • image description

    hakkında

    SALİH BOLAT:
    1956'da Adana'da doğdu. İlkokulu ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra, Gazi Üniversitesi’nin Sosyal Politika Bölümü'nü bitirdi. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü'nde yüksek lisans ve Doktora programlarını tamamladı. Çeşitli üniversitelerde, öğretim üyesi olarak Senaryo, Sinema ve Edebiyat, Dramatik Yazarlık, İletişim Yazarlığı, Tiyatro Tarihi, İletişim ve Edebiyat, Eleştirel Okuma adlı dersleri verdi.
    Edebiyat yaşamına Yeni Adana gazetesinin kültür sanat sayfasında öyküler yazarak başladı (1974). Arkadaşlarıyla birlikte Koza adlı dergiyi çıkardı (1975). İlk şiirini bu dergide yayımladı.1977-1980 yılları arasındaYapıt dergisinin, 1982-83 yıllarında Petek dergisinin yazı kurulu üyeliğinde bulundu. 1984-86 yıllarında Yarın dergisinin çalışmalarına katıldı. 1995 yılında, Cem Savran ile Promete dergisini kurdu. 1980 yılı başlarından itibaren Yeni Olgu, Oluşum, Edebiyat 81, Türkiye Yazıları, Süreç, Yeni Düşün, Varlık, Gösteri, Düşler, Şiir-lik, Edebiyat ve Eleştiri, Defter, E, Kaçak Yayın, Evrensel Kültür, Yasakmeyve gibi dergilerde şiirler ve yazılar yayımladı. 1995-97 yıllarında Siyah Beyazgazetesinde, "Duygusal Düşünceler" adlı köşede yazdı. Bu yazılarından seçtiklerinin de yer aldığı yazılarını, daha sonraki yıllarda, aynı adla bir kitapta topladı. 1996 yılında, Radyo C'de "Şiir Penceresi" adlı programı yapımcı ve sunucu olarak yürüttü. Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'nün veOrhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü'nün seçici kurul üyeliklerinde de bulunan Salih Bolat, Edebiyatçılar Derneği'nin ve Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Yönetim Kurulu Üyeliğinde de görev aldı. 2010 Yılında, Uluslararası Sete Şiir Festivaline katılmak üzere Fransa’ya davet edildi.
     
    YAPITLARI:
    Şiir
    1.       Yaşanan, 1983 (1984 Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü)
    2.       Bir Afişin Önünde, 1986 (1986 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü)
    3.       Sınır ve Sonsuz, 1988.
    4.       Karşılaşma, 1992 (1990 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü)
    5.       Uzak ve Eski, 1996.
    6.       Gece Tanıklığı, 2000.
    7.       Açılmış Kanat, 2004 (2002 Ahmed Arif Şiir Ödülü)
    8.       Yol Ayrımı (Seçme Şiirler),2006.
    9.       Kanıt,2006. (2007 Behçet Aysan Şiir Ödülü)
    10.  Atların Uykusu,2014.(2015 Metin Altıok Şiir Ödülü)
    11.  İlk Kar, Toplu Şiirler, 2015.
    Düzyazı

    1. Duygusal Düşünceler, 1999.
    2. Şiir Sanatı , 2004.
    3. Öykü Yazma Teknikleri, 2004.
    4. Deniz Feneri-Behçet Aysan Kitabı (Eren Aysan ile Birlikte),2006.
    5. İletişim ve Edebiyat, 2008.
     (Salih Bolat was born in Adana in 1956 and completed his elementary through high school education there. He graduated from the Department of Social Politics at the University of Gazi (1980). He completed his doctorate at Hacettepe University. At some Universities, Depertment of Cinema-TV in İstanbul and Ankara  studied about scriptwriting, creative writing.  He was on the editorial board of the journals Koza, Petek, Yapıt and Yarın. He has published books of essays, poetry and criticism. His first literary work was his short story entitled Çöpçü/Garbage Man published in the newspaper Yeni Adana (1975). He has also been published in journals like Yeni Olgu, Türkiye Yazıları and Düşler. In his socially oriented poetry, he depicts the individual’s distress and pain, and the details of life. He has an imagist and lyrical style. His books of poetry: Yaşanan/What Is Lived (1983), Bir Afişin Önünde/In Front of a Poster (1986), Sınır ve Sonsuz/Limit and Infinity (1988), Karşılaşma/Encounter (1993), Uzak ve Eski/Distant and Old (1995), Gece Tanıklığı/Witness to the Night (1999), Açılmış Kanat/Spread Wings (2004) and Kanıt/Evidence (2006). )

      HİS PUBLİSHED BOOKS
     
    Poem:
     
    1. What Is Lived  (Yaşanan), 1983  
    2. İn Front of A Poster (Bir Afişin Önünde), 1986
    3. Limit and Infinity (Sınır ve Sonsuz), 1988.
    4. Encounter (Karşılaşma), 1992  
    5. Distand and Old (Uzak ve Eski), 1996.
    6.Witness Night (Gece Tanıklığı), 2000.
    7. Spread Wings (Açılmış Kanat), 2004  
    8. Crossroad (Yol Ayrımı),2006.
    9. Evidence(Kanıt),2006.
    10. Sleeping of Horses (Atların Uykusu),2014.
     
    Prose (Essay, research and critique):
    1. Sentimental İdeas (Duygusal Düşünceler), 1999.
     2. Art Poem (Şiir Sanatı), 2004.
    3. Tecnichals Writing Short Story (Öykü Yazma Teknikleri), 2004.
    4. Communication and Litterature (İletişim ve Edebiyat), 2008
     
     
    HİS PRİZES
     
    1. 1984 Akademi Kitabevi Poem Prize
    2.1986 Yaşar Nabi Nayır Poem Prize  
    3.1990 Ceyhun Atuf Kansu Poem Prize .
    4.2002 Ahmed Arif Poem Prize
    5.2003 Yunus Emre Poem Prize
    6.2004 Homeros Work Prize
    7.2007 Behçet Aysan Poem Prize
    8. 2015 Metin Altıok Poem Prize

     

KARŞILAMA

Bu metni ve metin başlığını kişisel tanıtımınız için kullanacağınız en uygun içerik ile değiştirin. 

Benzer şekilde arka planı kişisel tanıtımınız için kullanacağınız en uygun resim,
fotoğraf ya da arka plan görüntüsü ile güncelleyin.

Güncellemeden sonra yazı karakteri ve renginin arka plan ile uyumluluğunu kontrol etmeyi unutmayın.